banner374
 EĞİTİM DEĞİL DAYATIM

 

İnsana dair düzenlemeler, yaptırımlar yaparken insanı tek boyutlu ele almak değişikliğin beraberinde bir takım sıkıntıları da getirebilir. Bu sıkıntılar hayatımızı ciddi etkileyen tehlikeler de olabilir düzenini alt-üst eden kötü şeyler de olabilir. İnsanı tanımlayan bazı ciddi filozoflar insanın çok boyutluluğuna vurgu yapmışlardır. Mesela Lev Vigotsky insanı biyo-psiko-sosyo-kültürel bir varlık olarak tanımlamıştır. İnsan sadece biyolojik ihtiyaçlarını karşılayan bir varlık değil aynı zamanda psikolojik beklentileri olan, sosyal ihtiyaçları olan, kültürel talepleri olan, tabiatın doğallığını arzulayan kompleks bir varlıktır. Bunların yanında daha değişik talepleriyle insan olan, diğer canlılardan farklı bir varlıktır.

 

Eğitime dair yapılan düzenlemelerde baştan savılan yapılanmaları görüyoruz ve bunlarla da öğretmenlerden olağanüstü bir performans sergilenmesi bekleniyor. Karnı doyan öğrencinin derse karşı istekliliğinin olacağı düşünülüyor ve derslerden de azami başarı bekleniyor. Mamafih öğrencinin psikolojisinin önemi üzerinde durulmuyor. Sosyal ve kültürel ihtiyaçlara yönelik zaten derslerimizin, müfredatımızın içi boş. Günlük hayatla ilişkilendirilemeyen bir müfredat yığınıyla öğretmen elindeki planları yetiştirmenin derdine düşünce EĞİTİM gidiyor, DAYATIM başlıyor. Arzuların yok sayıldığı bir sözde eğitim kurumunda öğretmen dayatıcı, öğrenci dayatılan şeylerle mücadele eden bir mazlum rolünde öğretmenler ve öğrenciler bu oyunun sevimsiz ana karakteri oluyorlar. Bu zorunlu endoktrinasyon karşısında devlet de “Ben okulumu yaptım, öğretmen atadım, işim bitti.” Nosyonuyla eğitime en büyük ziyanı sağlayan başrol oyuncusu oluyor. Kırılgan siyasi ortamda her yeni gelen “reform vaadiyle” geliyor, ancak reformist yanı, masa başında yapılan reform paketleri elinde patlıyor ve “Eğitim, ancak bu kadar gelişebilir” yeter düşüncesiyle klişe bir yapılanma oluşturuyor. Hâlbuki reform yapmak isteyen bakan, müsteşar, Ankara’dan çıkıp önce Anadolu’daki okulların hal-i pür melalini görmek durumundadır. Öğretmenin sıkıntılarını, öğrencilerin arzularını yerinde görmek zorundadır. İl ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinde hangi alicengiz oyunlarının döndüğünü görmek zorundadır. Kendi adamını, liyakati olmadığı halde nasıl da önemli mercilere torpille getirildiğini görmek zorundadır. Önce bu detayları halletmek ve çözmek zorundayız. Ankara’ya saplanıp kalan siyasetçi de bürokrat da Anadolu’nun çözüm bekleyen sorunlarını hal yoluna koyamaz. Yıllardır “okul yap, öğretmen ata, al sana reform” düşüncesiyle gelişen ve ilerleyen teknolojinin de etkisiyle eğitim gelişme gösterememiştir. Bu sorun sadece Türkiye’nin değil tüm dünyanın sorunudur. Zira futbol metaforu yapacak olursak teknik direktör sahanın kenarında olmak zorundadır. Çünkü oyuncularını çok iyi takip edebilmek, yorulan, sakatlanan oyuncusunu anında değiştirmek ve anında müdahalelerle futbolun seyrini olumlu etkilemek zorundadır. Yoksa futbolda başarısız olmaya mahkûmdur. Bizim eğitim camiasındaki başarısızlığımızın yegâne sebebi teknik direktörlerimizin uzaklardan yönetmeye kalkmasıdır. Sahaya inmeden, oyuncuların sorunlarını görmeden ne futbolda ne de eğitim de başarılı olunabilir.

 

            Son yıllarda başarılı çalışmaların varlığını yadsımak doğru olmaz; ancak yapılan uygulamaların içerisinde hatalı uygulamaların olduğunu söyleyebiliriz. Başta söylediğimiz gibi bir şey yaparken bazı şeyleri yok sayarak işlem yapılırsa yeni sorunları beraberinde getirebilir. Türkiye’de özel okul ve devlet okul ayrımı var. Bu ayrımda devlet, özel okula gelen öğrenciyi tamamen dışlamış görünüyor. Kendi okullarında verdiği şeyleri özel okullardan esirgiyor. Kitabı kendi okullarına ücretsiz veren devlet özel okullara parayla satıyor, tablet pc’yi kendi okullarına verecekken özel okulları tamamen dışlamış görünüyor. Ha, tablet pc uygulaması bana çok ütopik geliyor, veril(e)meyeceğini düşünüyorum. Türkiye’de 7 milyonu aşkın devlet okullarında öğrenci var, 430 bin civarında özel okul öğrencisi var. 7 milyonu aşkın öğrenciye verilecek olan bir kutu süt, neden 430 bin çocuktan esirgeniyor? Bu şekilde mi özek sektör geliştirilecek? Özel sektöre yönelik yapılan bu akıl almaz ayrım bizi eğitim-öğretim kavramının ülkemize hala ne kadar uzak bir kavram olduğunu anlamamız için yeterlidir, diye düşünüyorum. Görülmeyen şey şu; özel okullar kapasitesinin yüzde 3’ünü burslu okutmak yani ücretsiz okutmak zorunda olduğu gibi devlete de inanılmaz bir vergi vermekte, her ihtiyacını kendisi karşılamaktadır. Personel ihtiyacı, bina yapımı maliyeti, kısaca her türlü ihtiyacını kendisi karşılayan özel okullar yüklü vergilere de boğuluyor. Türkiye’de özel okullar, azınlık muamelesi görmektedir. Bu konuya sonra devam edeceğim.

 

www.mebpersonel.com

BESTAMİ BOZKURT

EĞİTİM UZMANI            

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol