banner374
İptidai dönemlerin belirgin özelliği insanların bir ve beraber yaşama ihtiyaçlarıdır. Post modernitel dönemleri yaşadığımız şu çağların ise en belirgin özelliği insanların değişen ve dönüşen yaşam koşulları içerisinde özentilediği normları abartılı bir şekilde yaşamsallaştırmasıdır.
 
Bediüzzaman 1907 yılında İstanbul’a gider. Bediüzzaman odasının kapısına garip bir ilan asar: “Mektep, medrese mensuplarından ve feylesoflardan, dinsiz ve dindarlardan her kimin bir suali varsa, hangi ilimden ve fenden olursa olsun benden sorabilir. Sizden sual, benden cevap… fakat ben kimseye sual sormam.”
 
Bu acayip ilan üzerine Bediüzzaman, İstanbul uleması ve talebelerinin akınına uğrar. Hürriyet’in birinci senesinde İstanbul’da Camiü’l Ezher’in rektörü Şeyh Bahid Hazretleri Bediüzzaman’a sorar: “Osmanlı hükümetindeki Hürriyet’e ne diyorsun ve Avrupa hakkında fikrin nedir?” Bediüzzaman şöyle cevaplar:
 
—    Osmanlı hükümeti Avrupa ile hamiledir, Avrupa gibi bir hükümeti doğuracak. Avrupa’da İslamiyet’e hamiledir, o da bir İslam devleti doğuracak.
 
Bediüzzaman’ın bu tespiti yenilgi psikolojisi yaşamakta olan bir halkın Avrupalı gibi olmaya özenmesiyle düzeleceğine inanması neticesinde yaşamsal ayrıma gitmesi olmuştur. Temel problem şekilsel bir benzemenin bizi Avrupalılaştıracağıdır. Toplumun, Avrupa’nın her yaptığını birebir uygulamakla yükselişin olacağını sanmasıdır.
 
 
Avrupa, sanayi inkılâbı ve reform ile yükselişe geçti. Bu yükselişini fakir ülkelerdeki yeraltı ve üstü kaynakları sömürüp insanlarını köleleştirip ucuz iş gücü ile yükselişini devamlı hale getirdi. Bu da Avrupa’nın uzun süre dünya politikasında etkin ve ekonomik refahı yüksek bir bölgesel güç haline getirdi. Şimdi burada şöyle bir şey söylersek gülünç dururuz: Avrupa giyim kuşamda değişiklik yaparak yükseldi. Biz de giyim kuşam olarak Avrupalı gibi giyinirsek yükselişe geçeriz.
 
Psikoloji literatüründe “halo (hale) etkisi” diye bir kavramdan sık söz edilir. Bir kişi de olumlu bir izlenim elde edildiğinde o kişinin tüm hal ve davranışlarında onu olumlamadır yani her şeyiyle onu mükemmelleştirmektir. Osmanlı Halkı halo etkisine tutulmuştur ve Avrupa’nın her şeyini mükemmelleştirmiştir.
 
Osmanlı hükümeti İttihad ve Terakki, toplumu geçmişinden uzaklaştırma çabalarında devamlı geçmişi silme-garba bağlanma şeklinde bir denklemle Avrupa’yı yakalamanın mümkün olabileceğini düşünmüşlerdi. Bu oldukça kronik bir vakıaydı. Hala günümüzde İttihad ve Terakki geleneği hem de artarak devam etmektedir. Büyük şehirlerin Avrupa Aristokrasisine yönelişi yeni değildir.
 
Mamafih bu yöneliş sadece şekilden ibarettir. Gösteriş, zevk u safa, görüntü psikolojisi insanları birbirinden ayrıştırdı. Ne tam Avrupalı olabildik ne de tam Müslüman Türk kalabildik. Bu öyle bir hal aldı ki adeta küreselleşti. Geçen yüzyılın bilimsel ve metodolojik bakımdan her alanda at koşturan Avrupa’sı bugün küreselleşen Avrupa’ya indirgenmeye döndü. Yanılgılı Avrupa Fenomeni, Avrupa’yı da esir etti. Kendi geçmişinden kopan ve yeni kriz dalgalarından başını kaldıramayan Avrupa parçalanmaya başladı.
 
Ontolojik Düşünsellik bize var oluşumuzun gayesini sordurtur. Bu sorgulama bir Yaratıcı üzerine endekslidir. Allah inancı olan biz ve geçmişimizdeki dindaşlarımız bu dünyanın gelgeçli olduğuna, aslında bu gelgeçliğin imtihan olduğuna ve asıl hayatın başka bir dünyada olduğuna inanırız. Dolayısıyla bu kadim gerçeklik sebepsel argümantasyonları da varlaştırır.
 
19. ve 20. yy Avrupa’sı bu sebepsel argümantasyon üzerine kısmen kurguludur. Kısmendir çünkü emperyalizm ile kendi legalitesini yok etmiştir. Fakat İslam Nosyonu bize haramlık-helallik kavramlarıyla geniş bir çizgi ile yaşamsal sınırlama yapar. İslam’ın sebepsel argümantasyonu bilimsel-dinsel dayanaklar üzerinde bize çalışmayı, düşünmeyi, beden yorgunluğunu salıklar. İslami duyarlılık şekilden olabildiğince uzaktır. Şekil yerine ruha önem verir. Dolayısıyla ruh, çalışma-düşünme-beden yorgunluğudur. Bediüzzaman Van-Bitlis arasında kurmayı tahayyül ettiği medresede dini ilimler ile fen ilimlerini bir arada okutmayı düşünmüştür. “Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır” diyen Albert Einstein ile “Vicdanın ziyası ulum-u diniyyedir (dini ilimlerdir). Aklın nuru fünun-u medeniyyedir (modern fenlerdir). İkisinin imtizacı ile hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassub; ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder.” diyen Bediüzzaman farklı jargonlarla aynı şeyleri ifade etmişlerdir.
 
Bir metaforla hülasa dersek; ruh=din, beden=fen(ilim)dir. Bedensiz ruh bu dünyada, ruhsuz beden ebedi alemde işlevsizdir. Onun için temel formülümüz beden ve ruhun birlikteliği adına dinle ilimi, ilimle dini beslemeli; şekilden ıramalıdır. Bedensel ve fikirsel yorgunlukla dinsel normaliteyi yoğurmalı, sebepsel argümantasyonu sağladıktan sonra yükselmeyi beklemelidir.
 
 
BESTAMİ BOZKURT
 
EĞİTİM UZMANI
  

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
Burak Tatar 4 yıl önce

çok ünlüsünüz öğretmeni̇m ♥

Avatar
BURAK SÖKMEN 4 yıl önce

burak insanlar ünlü olmak için yazmaz bu yazıları akkıllarını ortaya çıkarmak için yazar

Avatar
BURAK SÖKMEN 4 yıl önce

:)

Avatar
BURAK SÖKMEN 4 yıl önce

öğrretmen olmak başka bir sevda

Avatar
mustafa yürenç 4 yıl önce

avrupa yeraltı kaynağı hırsızı oldu

Avatar
mustafa yürenç 4 yıl önce

avrupa yeraltı kaynağı hırsızı oldu

Avatar
mustafa yürenç 4 yıl önce

hocam bilmediğimiz kelimeler çok

Avatar
mustafa yürenç @Burak Tatar 4 yıl önce

burak sökmen haklı burak tatar