banner374
İlk insanların yaşadığı devirlerde fizyolojik doyumun ötesinde farklı mülahazalar güdülmezdi. Hayatları spontanlığın ötesine geçemeyen, sayıları dünya yüzeyselinde az olan bu topluluk ne devletleşebilmişti ne de toplumlaşabilmişti. Devletin ve toplumun olmadığı dünyada bohemce yaşamanın trajik zorunluluğunu yaşayan bu toplumlar için eğitim kavramı nötr bir değere sahipti.
 
Ancak insanların sayısının artmasıyla birlikte bir takım ihtiyaçlar da peyda olmaya başladı. En başta ırklar belirmeye ve insanlar ayrışmaya başladı. Bu ayrım insanların farklılıklara karşı tahammül edebilme yetilerini eğitme zorunluluğunu doğurdu. Toplumların kendi içlerinde çeşitli anlaşmazlıklarının ortaya çıkmasıyla bir otoritenin varlığı ihtiyacı ortaya çıktı ve bu ihtiyaç bir devlet sistemiyle ve hukukun ortaya çıkışıyla toplum yaşangısı bir ölçüde düzene bindirildi.
 
Mamafih bu düzenlerin yanında düzeltilemeyen, hala çarık çürük bir yapıda olan bir sistemimiz var ki nice profesörler eskittik, nice devlet adamlarını bu uğurda harcadık, eğitimin toplumla entegre bir yapıya kavuşmasını sağlayamadık. Aslında problemin temel varlık gayesi çok zor değildi. Uygulama sathına inip probleme çeşitli hipotezler üreterek problemin köküne inmek suretiyle çözüme kavuşturmaktı. Bir metafor yaparsak bir tarla sahibinin hiç tarlaya gitmeden tarladaki mahsullerin verimsizliğine hipotez geliştirmeye çalışması, problemi çeşitli deneme yanılmalarla düzeltmeye çalışması, fakat bu arada yılların heba olup gitmesi. Biz de eğitime yönelik yaptığımız deneme yanılmalarla problemin varlığını iyice müsellemleştirdik. Birçok filozofun dış dünyanın yaşamsal normlarına aykırı bir yaşam yaşayarak ortaya koymaya çalıştığı kendince hipotezleri biz veri olarak kendi çocuklarımız üzerinde uygulamaya çalıştık, handiyse çocuklarımız bu işin kobayı oldular. Ve tarla sahibinin yıllardır verimsiz mahsulleri gibi bizler de birçok eğitim zayiatı vermeye devam ededurduk. 2012 YGS’de 50.000’in üzerinde öğrencinin sıfır çekmesi kaç kişinin umurunda. ÖSYM tüm öğrencilere belirli bir puan veriyor ve öğrenci hiçbir soruya dokunmasa 100 puan üzerinde alacak. Fakat yaptığı yanlışların sayısı o kadar çok ki ÖSYM’nin verdiği 100 puanı kendi eliyle eritiyor. Aslında eriyen 50.000 öğrencinin 100 puanı değil eğitim sistemimizin geçerliliğinin eriyişi. Zaten halihazırda bu çürük eğitim sistemini savunanın olmayışı bizim tesellimiz. Ben iddia ediyorum ki YGS’ye ilköğretim 5. sınıf öğrencilerini dahil etseler bir çok öğrenci 185 barajını çok rahat aşar. Neden mi? Çünkü Türkçe ve matematik konularının bir kısmını ilköğretimde görüyorlar ve o bilgileriyle 185 barajını çok rahat aşacak birçok ilköğretim 5. sınıf öğrencisi vardır. Matematikte dört işlem gerektiren bazı sorular, Türkçe’de de çok basit tarzda sorular çıkıyor ve onu bile yanlış yapan 17-18 yaşına gelmiş lise mezunu öğrencileri eğitim zayiatı olarak sistemin dışına itiyoruz. Burada bir paradoks görünebilir; ancak YGS’nin yeterli derecede zor olmaması, kolay olan soruların dikkatli bir 5. sınıf öğrencisi tarafından yapılması bir nebzede bu perdeyi aralayabilir. 12 yıllık eğitim sonunda çarpım tablosunu bilmeyen, basit dört işlemi yapamayan öğrencileri mezun ediyoruz ve bu hiç kimsenin umurunda değil.
 
Daha önce “GOKAM PROJESİ” bağlamında ayakları yere basan bir proje tasarlamıştım. Bu kapsamlı tasarıyı başbakanlığa, MEB’e, cumhurbaşkanlığına ve bazı STK’lara gönderdim ve değerlendirmelerini aldım. Cumhurbaşkanlığı Proje Danışma Uzmanı, projenin gerçekleşmesi halinde Türkiye’nin çağ atlayacağını, sistemin kendini süreç içerisinde regüle edeceğini söyledi. Bakanlık yetkilileriyle görüştüğümde onlar da benzer şeyleri söylediler fakat Bakan Bey’le görüşme fırsatımız ol(a)madı.
 
Her şeyi ben bilirim mantığı insana çok acayip geliyor ve eski zamanda toplumdan tamamen ayrışmış filozofların, toplumun yaşayışıyla ilgili çeşitli hipotezler geliştirmesine ve görüşler bildirmesine benziyor. Bu problemin çözümü toplumun içine girerek, içinde bizatihi yaşayarak, okulların sorunlarını yerinde görerek, öğretmenlerin sorunlarına bizzat şahit olarak gerçekleşebilir. Ankara’da çalışma ofisinde masa başında oturup hipotez geliştirmeye çalışmak bana asosyal kralların ve filozofların toplumu endoktrine edişini hatırlatıyor. Bu kadim endoktrinasyon terütaze çocuklarımızı darbeliyor ve sistem dışı ediyor. Çocuklarımızı kendi elimizle işe yarayan ve işe yaramayan şeklinde tasnif ediyor, acayip bir yapıya sokuyoruz. Böyle davranarak Türkiye Eğitim Skalası’nın yükseleceğini sanmak hiçbir fiili müdahalede bulunmadan hayali hipotezler geliştiren tarla sahibine benzer.

www.mebpersonel.com

BESTAMİ BOZKURT

EĞİTİM UZMANI

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol