Bundan üç yüz ya da daha fazla süre önce bu topraklarda matbaa henüz tam olarak kullanılmıyordu..

Ve yine belki de bundan yirmi otuz yıl önce internet henüz yeni yeni yaygınlaşmaya başlamış ama bu kadar yaygın değildi ancak günümüzde ülkenin neredeyse her köyünde artık bu hizmet sağlanıyor ve bireyler artık bunu çeşitli düzeylerde kullanabiliyor.

Neyse bizdeki akademik yazılarda bile var olan şu sıkıcı girizgâhları geçip başlayayım. Yazı biraz uzun. Benim bu yazımı okuyan şu ana kadar yazdığım 200’den fazla yazımı okumuş gibi olacak.

Okullarımızdaki eğitimin mevcut durumuna kısa bir bakış atacak olursak:

  • Çocukların (yaklaşık 18.000.000) okul denen ve genelde betonarme bahçelere sahip yüksek katlı binalara doluşmakta.
  • Sınıfa gelen öğretmen günaydın, kazanım doldurma ve yoklama denen prosedürleri yerine getirdikten sonra dersi işlemeye başlar.
  • Bu işlemede öğrencilerin önemsenmeyecek bir bölümü dinlemiş gibi yaparak ya da dinlediğini sanarak dinler. Anlatılanların çoğu hoca sınavda bakanlık da daha büyük sınavda soracak diye anlamaya ve yüksek puanlar elde etmeye çalışır ancak tabi bu yüksek puanların ülkenin bilimsel, sanatsal ve sportif yaşamına istenilen verimi veremediği mevcut göstergelerle gösterilebilir.
  • Sonuçların (sınav sonuçları değil, zira Türkçeden 100 alan öğrencinin iyi bir yazar ya da sadece yazar; fenden 100 alan bir öğrencinin ileride bilim insanı olacağının göstergesi değildir.) iyi olması o öğrencinin ileride başarılı olduğu dersin alanında başarı elde edeceği anlamına gelmez zira sınavın ölçtüğü şey öğrencinin salt ezberlemek için ezberlediği verileri ezberleyip ezberlemediğini ölçer. Bunu deme nedenim, bu derslerin gereksizliği değil derslerin işleniş yöntemidir. Türkçe dersinde öğrencinin sürekli metinler yazması, metinler değerlendirmesi, eleştirel bir okuyucu aşamasına gelmesi gerekirken yapılan şey eylülde öğrencilerin önüne konulan MEB kitabı ve yayıncıların “bizimkiler çok kaliteli” dediği testlerin çözülmesi dışında yapılan bir iki kısır yazma etkinliği dışında yapılan pek bir şey değildir. Aynı şey diğer dersler için de geçerlidir.
  • MEB’in yayınevlerine yaptırdığı ve hem içerik hem de biçimsel olarak kalitesiz kitaplara maruz kalan öğrencilerin imdadına yetişen alternatif bilim, sanat, edebiyat, kültür dergileri, kitapları değil A Yayınları Test Kitabı, B Yayınları Test Kitabı, C Yayınları Test Kitabı, ……. Y Yayınları Test Kitabı, Z Yayınları Test Kitabıdır. Buradaki sorun şu ki yıl 2019 ve bazıları atmosferi olmayan Mars’ta yaşamı nasıl kurabiliri sınıyor!!! Bizde Deneme Sınavı, onlarda Mars  Yaşam Denemesi.. Tabi ki bizimki daha ucuz!
  • MEB’in her sene düzeltmeye çalıştığı ama özgün, nitelikli, ufuk açıcı açık uçlu sorulara geçmediği için sadece soruları biraz daha az ezber yapan sınav sistemine (ki bana göre öğrencinin ve mezun olduktan sonra yetişkin birey olan vatandaşların bilişinin gelişmesindeki engellerden biridir bu uygulamar) öğretmen, veli ve diğer birleşenlerin sistem böyle gerekçesiyle (haklı olup olmama bir tartışma konusudur ve bu yazının içeriği zaten az çok uzun olacağı için bu konuya girilmeyecektir) yığınak yapılan testlerin sadece sınav denen ve aslında Türkçe, Matematik, Fen, İngilizce vb yeteneklerini ölçmeyen bir yapıya dönüştüğü ortada. Değil mi? Peki neyi ölçüyor? Filimsiyi zaten günlük hayatta kullanan ama kullandığını bilmeyen bireylere gel sana filimsiyi öğreteceğim deyip fiilimsiyi öğretemeyen (halbuki öğretmesine gerek yok zaten kullanıyor! Bak buradaki “öğretmesine” kelimesinde bile fiilimsi var ama ben bunu fiilimsi kullanayım diye kullanmadım ve Türkçe öğretmeni olmasaydım  belki de fiilimsi olduğunu bilmeyecektim.  Panik yok. Bilmeseniz de dünya dönüyor.) ve öğrenci, aslında bildiği şeyi bilmediği için Türkçeden düşük almayı öğretiyor.
  • Hali hazırda okulda yapılanlar için okula gerek yok. Devam edersek belki öğretmene de gerek yok. Neden? Çünkü her şey internette var. Bugün okulda öğretilen tüm konular hakkında milyonlarca video var. Ve tüm dillerde. Öğrenci evinde, odasında, yolda, ağaç altında öğrenmek istediği konuyu internetten rahatlıkla, sınırsız sayıda tekrarla, bedavadan daha bedava, kendi öğrenme hızında, kendi sevebileceği anlatıcıdan öğrenebilir. Burada ne sınıfın huzurunu bozan ne tahtayı görmesini engelleyen öğrenci var. Lavaboya giden ya da derse geç gelip dikkat dağıtan öğrenci de yok. Üstelik bir insan (yani 18.000.000 kişi) sadece kafasını teste gömüp test çözmek için ya da MEB’in kitabındaki okuma metni için (metinlerin kalitesizliği ayrı bir başlık) neden sınıfa gelip topluca yapsın ki? Bunu yapmak yerine haftanın belli saatlerinden tüm öğrencileri ilçe stadına toplayıp yapmak daha ekonomik. Anlayan zaten anlar anlamayan zaten anlamazdı. Bir insan topluluğunun bir arada olmasının anlamı olduğunda bir arada olması daha yeğdir. Bunu birazdan anlatacağım.
  • 1.000.000 öğretmenin aynı sayıda olmasa bile yakın sayıda özgün yönteme sahip olması gerekiyor. Zira eğitime göre her insan biriciktir. Hal böyle iken “biricik”leri yetiştireceklerin daha biricik olması gerekli hatta zopzorunlu olması gerekli değil midir? Peki durum böyle mi? Değil. Nasıl? Aç kitabın şu sayfasını, sen oku, sen dinle, sen takip et… Aç şu testi çöz!
  • Bizdeki en büyük yanlış klasik olmamız. Aynıyız. Tek tipiz. Biz kendimizi geliştiriyoruz derken aslında var olan klasik ve işlevsiz şablonu daha iyi yapmaya çalışıyoruz. Biraz daha açarşam: Elinizde eski model bir araba var. Bu arabanın güvenlik önlemleri kötü, karbon salınımı çok, yakıt tüketimi çok vs. Siz bu arabayı kullanarak yöntemler geliştiriyorsunuz. Oysa ki tek yöntem bu arabanın az kullanılması. Başka çözüm yok. Ve siz arabayı az kullandığınız için zaman, emek vs kayıplarınız oluyor. Çare ne? Yeni baştan bir araba tasarlamak için 2019 biliminin bize verdiği bilgi, teknoloji ve mühendisliği işe koşturmak. (Araba örneği banal olabilir. Siz farklı bir şey üzerinden de gidebilirsiniz) Biraz daha açımlarsam: Bizim okulda kullandığımız düz anlatım çok işlevsiz bir yöntem. Biz bunu geliştirmek (!) için kartonlar, sunular, dramalar yaparız ki öğrenciye öğreteceğimiz “bilgi” kalıcı olsun. Peki bilgi ne?: “Fiilimsiler” Sanırım iş baya bir komik! Çare ne: Bu yöntem çöpe. Zira bu yöntem gelişmeye açık değil. Arabayı hatırlayın. (Ya da kendi örneğinizi)

Ben bu yazıya 00.35’te başladım ve saat şimdi 01.22 ve sanırım bu tür örnekleri yazarsam sabahlayacağım ve anlatmam gereken şeylerin çoğunu daha anlatamamış olacağım. Zira binlerce olumsuz örnek var ama bunları yazmak yerine şimdiye kadar yaptığım gibi genel fotoğraf çekmek daha yeğ ve hem tek tek olayları bırakıp olguya ya da ne yapmak gerektiğine dönmek daha iyi.

BUNDAN SONRA YAZACAKLARIM 6 YILLIK ÖĞRETMEN OLAN TÜRKÇE ÖĞRETMENİ AYDIN MERAL’İN SINIFTA YAPMADIKLARI VE YAPTIKLARIDIR. EN SONDA SÖYLEDİĞİMİ EN BASTA SÖYLEYİM: MERKEZİ SINAVLARA GİREN ÖĞRENCİLERİM, OKULUMUN TÜRKÇE MERKEZİ SINAV ORTALMASININ 16, TÜRKİYE GENELİ MERKEZİ ORTALAMANIN 10 PUAN ÜZERİNDE PUAN ALMAKTA VE BEN ÖĞRENCİLERİMİ NEREDEYSE HİÇ DÜZEYDE MERKEZİ SINAVLARA HAZIRLIYORUM. (Türkçem kötü değil. Amaç yanlış yazdığım sanılan şeylerin bir daha okunmasın sağlamak)

Sınıfta Ne YapMIyorum:

  • MEB’in eylülde okula gönderdiği ve öğrenci düzeyinin altında, dilsel düzeyi kalitesiz, albenisi olmayan ve okuyanda birkaç cümleden sonra; dinleyende dinleme isteği bırakmayan bıraksa da anlama isteği bırakmayan Türkçe kitaplarını kullanmıyorum.
  • Her sene başında kapağına “Yeni Sisteme Uygun” damgası basılan ve bunlara harcanan paralarla her yıl onlarca Milli Kütüphane büyüklüğünde kütüphane kurulacak test kitaplarını nerdeyse hiç (çok hiç. Eser değerde yani) kullanmıyorum.
  • Her dönem iki tane yapılan okul sınavlarını bir yerlerden indirmiyor ya da kopyalamıyorum ve kendim hazırlıyorum. Renkli, açık uçlu, düşünsel ve dönemin bağlamına uygun sınavlar. (Bunların birinde kullandığım ve denizlerdeki plastik varlığına dikkat çeken görseli National Geographic ben sınavda kullandıktan iki ay sonra kapağında kullanırken bir ülkenin ücra bir köyünde öğretmendim. Bunu şimdi yazdım yoksa sonra unuturdum. Köyde olmam dünyanın önünde olmaya engel değil!)
  • Kesinlikle ödev vermiyorum. Yani hiç! Eser düzeyde bile değil.
  • Artı, eksi, not verme gibi eğitimde yeri olmayan ilkel ölçekleri (!) kullanmıyorum.
  • Sınıfta bağırmıyorum. Bana saygısızlık eden öğrenciyi uyarmıyorum bile. (zaten bir süre sonra kimse etmiyor. Bırakın öğrenciler hata yapsın ve bunun üzerine düşünsün)
  • Sınav tarihlerini söyleme gibi bir huyum yok. Sabah gidip kağıtları dağıtıyorum ve öğrenciler boş dersleri varmıştan daha çok seviniyor. Sınav süreleri en az iki saat. Öğrenci bitirmezse kağıdı eve götürüp notları e-okula koymadan hemen önceye kadar getirmeme hakkı var. (Böyle bir saçmalık mı oluyor diye soran/soracak olan okuyuculara “amaç çocukları MEB’in sınavına hazırlamak değil mi? Bunu yukarıda büyük harflerle yazdım.)
  • Neredeyse hiç dil bilgisi anlatmıyorum. (“Dilbilgisi”ni yazarken nasıl yazılır diye TDK’ya baktım. Ayrı yazılıyormuş. Bitişik yazsaydım bazı zümrelerim beni garipserdi ama sorun değil. Bugün bitişik yazın der TDK yarın ayrı… İkisi arasında bir fark yok.)
  • Sınıfa girince çocukların kalkmasını istemiyorum.
  • Öğrencilerin okuduğu kitaba dair özet ya da buna benzer hiçbir şey yaptırmıyorum. (Olur mu öyle şey. Özet istenmeli ki çocuk ilgili olsun diyecek arkadaşlarıma bir öğrencimin 50 günde 45 kitap okuduğunu belirteyim. Diğerleri peki? Dünyanın en gelişmiş ülkesinde bile ağzınızla kuş tutsanız herkeste okuma isteği uyandıramazsınız. Hem ülkenin okuma ortalamasını hatırlatma gibi sığlıkları bıraktım. Okunmadığına 5654556 adet işaret varken istatistiğe ne hacet!)

Vs vs vs.. sınıfta neler yapmıyorum sonu yok. Zira bazen yapmadıklarım da doğaçlama gelişiyor. Hem eğitim akılda bilinç, bilim, yöntem, psikoloji olacak bunu spontan (burada spontan yukarıda doğaçlama kullandın Hocam, biraz bütünlük diye söylenirse de yanıtım: doğaçlama oldu spontan yazmam, derim) gelişecek eğitsel süreçlerde kullanmak değil mi? Tabi alışkın değiliz böyle spontan olmaya. Biz, merkezde hazırlanan (ki kazanımların hepsinde sorun yok, uygulamada var), kitaba dökülen, hangi ay ne işlenecek, ne sorulacak, hangi şaka yapılacak gibi nizami alışkanlıklar edinmişiz. Oysa eğitim o “an”dır.

Sınıfta Neler Yapıyorum:

  • Öğrencinin ilgisine, seviyesine vs.sine göre çocuk edebiyatı kitaplarından oluşan bir kitaplık hazırlıyorum. Ki bu kitapların bazıları ülkenin en pahalı kolejlerinde bile yok zira bu ülkede çocuk edebiyatı tam bir rezalet durumda. Bilinmiyor. (Daha çok şey yazılır ama bu ayrı bir başlık.)
  • Abone olduğum edebiyat, coğrafya, tarih, bilim dergilerini sınıfa uyarlıyorum. Evet uyarlıyorum. Bu okulda kullanılmaya uygun mu’ya bakmıyorum. Bunu okula nasıl uyarlarım, diyorum. Bir ara bir derginin bir sayısını uyarladığımda sadece o sayıyı 3 hafta bitiremedim. Ve işin korkuncu bu ülkede Türkçe basılan binlerce dergi sayısı var!!!! Yani siz her ders için (her 40 dakika için) ayrı bir etkinlik yapabilirsiniz. Bu durumda öğrenci sıkılmaya fırsat bulamaz. Ama tabi biz MEB kitapları ve testlerden öğrencinin kafasını kaldırmasına izin vermiyoruz.
  • Neredeyse her ders için farklı etkinlikle gidiyorum. Bazen öğrenciler “Hocam, şu etkinliği çok sevdik, onu yapalım!” isteklerinin reddediyorum zira sırada yapılacak yığınla farklı etkinlik var! (Etkinliklerimin bitmesi için zorunlu eğitimin 41346 yıl olması gerekebilir!)
  • Orada burada gördüğüm görseli basılıysa keser, elektronikse kaydeder ve sınıfta kullanırım. (Bu görsellerin nasıl olduğunu ya da nasıl olması gerektiği ayrı bir yazı konusu.)
  • “Bir insan topluluğunun bir arada olmasının anlamı olduğunda bir arada olması daha yeğdir. Bunu birazdan anlatacağım.” Şimdi anlatayım. Bireyler okulda beraber olmasının anlamı var. Bu beraber bir şeyler üretmeleri gerektiğidir. Siz MEB kitabı, ezberletme ya da test çözmek için neden okula getiriyorsunuz ki! Yok yani test çözmek için TBMM gibi sınıf yeter sayısı mı gerekli? Ama öğrenciyi grupça etkinliklerle kaynaştırırsanız aslında bir süre sonra öğretmenin varlığının gereksizliğini anlarsınız zira yaptığım bazı etkinlikleri öğrencilerin hızını alamayıp “evde” yaptıklarını duydum! Okula bile gerek kalmadı!
  • Oturma düzeni sınıfın olanağına göre ya O ya da U! Klasik düzen tır parkları için uygundur. En az alana en fazla tır dizmedir bunun amacı. Ama öğrenci için bu geçerli değil. Ha test çözdürüyorsanız (ki okula gerek yoktu bunun için) sorun yok. Hatta araya kabin koyabilirsiniz ki iletişim tamamıyla kopsun! Ama amaç etkileşimli bir sınıfsa sanırım bildiklerimizi çöpe atalım.
  • Öğrencilere beni eleştirme konusunda sınırsız yetki ve zerre alınmama, öç almama. (Hatta hakaret edenleri bile görmezden geliyorum. Bunu yapıyor olmam bana hakaret edildiği anlamına gelmiyor.)
  • Bazen boş kağıt verip bugünkü etkinliği siz düşünün/tasarlayın, derim. Burada neredeyse her öğrenciden 4-5 tane fikir çıkıyor. Sınıf 20 kişilikse eder 80-100 fikir. Tabi bunları uygulamaya gerek yok zira öğrenci bunu tasarlarken zaten zihninde yapmış oluyor. Ve bilirsiniz ki zihinde yapılan şey neredeyse gerçekte yapılana yakındır! Bir taşla 100 kuş! (Ama çocuklar, benim kuş öldürmeye karşı olduğumu bilir ve patileri kesilen köpeklere üzülürler.)
  • Neredeyse asla yeni kağıt kullanmam. Kullandıklarım hep müsvedde! (Ve öğrencilerde de bu alışkanlık artıyor. Çünkü o öğrencilerin hocası, geri dönüşüm yapılırken bile enerji gerektiği ve aslında önemli olan salt geri dönüşüm değil daha az tüketimdir! Bunları uygularken ben İsveç’te değil bu ülkenin ücra bir ilin ücra köyündeyim. Hayır idealist falan değilim. Sadece işimi yapıyorum.)

Vs vs vs sınıfta ne yaptığıma ilişkin daha yüzlerce şey yazabilirim. Hatta bu sayı binlerce de olabilir çünkü eğitsel süreç doğaçlama gelişir. Kafanda amaç var ama yöntem sınırsız. İki saate yakın yazıyorum ve 2000 kelimeye yaklaştı. Parmaklarım uyuştu. Daha yazacaklarım olduğu için bu başlık da yeter.

Sınıfta Neler Oluyor:

  • Disiplin sorunu bitiyor.
  • Okuma oranı artıyor.
  • Öğrenciler ezberlemiyor. Öğrenmeyi öğreniyor (hani şu KPSS kitaplarında altın yaldızlı önem konumunda olan öğrenmeyi öğrenme!)
  • Öğrenciler arası iletişim üst düzeye çıkıyor.
  • Yardımseverlik tavan, kıskanma taban yapıyor. (Lise ve üniversitelerin taban puanları değişkendir, itibar etmeyin. Öğrencilerin metabiliş gelişimi daha önemli!)
  • Alt sınıflarsa okuma yazmayı tam yapamayan öğrenciler özel bir çaba sarf etmeme gerek kalmadan o öğrenciler gelişiyor. (Dönem başında okuma yazması “eser” düzeyde olan öğrencim Türkçe denemesinde 10 doğru-10 yanlış yapmış. Hocam, test mi verdin! diye sorulacak olursa arada bir “eser” düzeyde veriyorum. Hem çocuk 5’te, 6’da, 7’de zaten hiç test görmemiş benden. Sınavdan önce biraz versem çok mu?)
  • Dil becerileri ve düşünme düzeyleri olabileceğinin en yükseğine geliyor.
  • Öğrenciler test çözmenin değil anlamlandırmanın gerekliliğini anlıyor.
  • Sınavlarda kopya zamanla ortadan kalkıyor.
  • Öğrenciler futbolu daha iyi oynamaya başlıyor çünkü etkinliklerle beyni gelişiyor. Böylece futbolun ayakla değil beyinle öğrendiğini anlıyor.
  • Dilbilgisi (bakın dil bilgisini yanlış yazdım ama siz ne demek istediğimi anladınız) anlatmayı planladığımda “Hocam, bize verdiğiniz kısa, anlaşılır ve renkli not sayesinde biz o konuyu anladık.” Diyorlar. Canıma minnet!
  • Dersin büyük bir bölümünü okuma kitaplarına ayırdığımda sınıfın çoğunluğunu buna uyup bir kütüphanede bile bulunmayacak sessizlik sağlanıyor.

Vs vs vs. Daha çok şey yazılabilir ama kafi..

Artık sınıfta öğrencilerin bana pek de ihtiyacı yok. Hayır, hüzünlü değilimJ. Benim okulda iş yapmamı gerektirecek pek bir durum yok. Ben masamda oturup kitap okurken öğrencilerim O sıra düzeninde tatlı tatlı sohbet edip dingince etkinliklerini yapıyor. Çok nadir takıldıklarında soru sorarlar. Ki bu sorulara verdiğim yanıt genelde aynı: Tabi öyle de olur! Evet, olur zira eğitim esnektir.

Peki Aydın Hocam, madem okulda yan gelip yatıyorsun da bu aldığın para haram değil mi sorusuna yanıtım:

DEĞİL! (Haramometre ile ölçebilirsiniz!)

Öğretmenin asıl işi okul dışındadır. Dergileri okumak aylık 12 saatimi, görsel toplamak 2 saat, kitap okuyup gelişmek 30 saati, etkinlik düşünüp evde bir tomar para verip aldığım renkli yazıcıdan etkinlik çıkarmak 4 saatimi, öğrencilerin özgünlüğünü bozmadan yetenklerini keşfetmelerini sağlamak 234 saatimi, ülkenin bir ucundan bir ucuna gidip eğitimler almak hem zaman hem maddimi, bu öğrenci için ne yapayım için düşünmek neredeyse tüm zamanımı alıyor. Hal böyle iken okulda oturup kitap okumaya sanırım insanın söz söyleyisi gelmiyor.

  • Peki bunun daha basit yolu yok mu?
  • Var!
  • Ne?
  • Sabah okula gidince fotokopiden sıcak test ve eylülde gönderilen bayat kitap!
  • Sonuç?
  • Elde var sıfır olur. Sıfır bile değil…

Bu yazıyı deneme ya da makale sınıflamasına koymadım. Doğaçlama yazdım. Eğitim gibi doğaçlama. Cümle düşüklüğü, harf göçüşmesi, sözdizimsel hatalar, noktalamayla ilgili hatalar olursa da affola.. Derdimi anlatabilmişsem ne mutlu bana, anlatammışsam da gam değil. Öğrenciler anlar.

Saat: 02.33….

1.59 saattimi de bu yazıya harcadım. Bunu da yukarıdaki çeteleme eklemeniz dileğiyle.

Aydın MERAL

Nusaybin

Instagram: eydinmeral

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.