banner374
DİLSİZ BİR EĞİTİM DİLSİZ BİR TOPLUM
İnsanın algı dünyasının sınırlarını dili belirler. İnsan gerek nesneler aleminde gerek duygu dünyasında karşılaştığı bazı objelere anlamlar yüklemek ister. O yeni objelere algısının sınırları içinde bir karşılık arar. İnsanoğlu binlerce yıldır eşyayı isimlendirme çabası içinde olmuş bir şekilde. İnsana göre bu dünyada adlandırılmayacak hiçbir şey yoktur.
Tek tek insanlarda olduğu gibi toplumlar yeni buluşlarına isimler vermiş; isimlendirdiği her şeye kendi kültürlerinden bir şeyler katmıştır. Böylece toplumların dili zamanın süzgecinden geçmiş ve tarih sürecinde şekillenmiştir. İnsanlık yenilik adına ne yaptıysa her yaptığını kendisinden önceki insanların çalışmaları üzerine inşa etmiştir.
Tarih boyunca dil önemini kaybetmemiştir. Dil her zaman tartışmaların merkezinde yer almıştır.  Konfiçyus’a “Bir milletin yönetimi sana bırakılsaydı ne yapardın?” diye sorduklarında, Konfiçyus ilk önce o milletin dilini düzeltirdim, demiş. Dili düzgün olmayınca söylenen söylenmek istenen değildir. Söylenen söylenmek istenen olmayınca yapılması gerekenler yapılmadan kalır. Töreler ve sanat geriler. Töre ve sanat gerileyince adalet geriler. Adalet gerileyince halk çaresizlik içinde kalır. Konfiçyus’un bu söyledikleri son yıllarda yaşadığımız çaresizliklerin çözümsüzlüklerin çözümü ve çaresi hakkında bir ipucu vermiyor mu bize?
Dil düzgün olmayınca gerileme her alanda yaşanıyor artık. Her şey birbirini etkiliyor ve her şey birbirinden etkileniyor. Bir alanda yaşanan gerileme dominant etkisi gösteriyor ve bir anda başka alanlara da sıçrıyor. Kurumların gerilemesinin nedenlerini aranırken o kurumun sınırları içinde kalınıyor ve yeterli çözüm yolları bulunamıyor.
En çok çözümsüzlük yaşadığımız en çok arayış içinde olduğumuz alanların başında geliyor eğitim. Yeterli kelime hazinesine sahip değilse bir genç bir metni ya da bir konuşmayı çevreden edindiği önyargılardan temizleyerek o metnin konuşmanın en doğrusunu ne kadar anlayabilecek? Enformasyonun acımasız ışığına maruz kalmış dünyayı sağlıklı bir şekilde nasıl anlayacak? Bir genç; söylemlerin, sloganların, ideolojilerin büyülü dünyasından kurtulup olayları olduğu gibi değerlendirme imkânına nasıl sahip olacak? Soruların bize araladığı kapı sorunların da merkezini işaret eden dile açılıyor.
Bir lise öğrencisi “mütevazı, hoşgörü, galeyana gelmek, aciz, yitik…” kelimelerinin ne anlama geldiğini bilmiyorsa; metinlerde, yazılı sınavlarda karşısına çıkan daha birçok kelimeye bakıp kalıyorsa işler yolunda gitmiyor demektir. Kimse bu sorunu görmemezlikten gelemez. Öğrencisinden, öğrenci velisinden, öğretmeninden, üniversite hocasından, sanatçılardan, aydınlardan TV patronlarına kadar herkesin kendini sorgulaması gerekiyor.
Alman filozof Heideger dili tarif ederken dili insanın evine benzetiyor. Nereden bakarsanız bakın doğru bir söz. Evin insanları kötü iklim koşullarından, dış etkilerden koruduğu gibi sağlam bir dilin insanları yukarıda bahsettiğim önyargılardan, enformatik kirlilikten, cehaletten koruyacağını düşünüyorum.
Dil bir millet için tarihi bir mirastır. Tarih boyunca toplumlar kendi algı dünyasında inşa ettiği kelimelerle kurdular geleceklerini. Bir millet için önemli bir şey varsa o milletin dilinde onun karşılığını bulabiliyoruz; hem de fazlasıyla. Örneğin deve bir Arabın hayatında önemli bir yer tuttuğu için devetüyü renginin tonlarını ifade eden yüze yakın kelime vardır. Yine Bolivya ve Peru’da yaşayan Kızılderililerin dilinde, patates çeşitlerini anlatmak için iki yüz kelime yer almaktadır. Toplumsal şiddetin yaygınlaştığı bir zamanda “spor, barış ve kardeşliktir” mesajına rağmen gazetelerin spor sayfalarının manşetlerinden “savaş, bomba, taarruz, ölüm…” kelimelerini eksik etmemelerine şaşırmamalı.
           Bir zamanlar üniversitelerde görmezlikten gelinen şiddet bugün liselere hatta ilköğretim okullarına kadar indi. Göstermelik, göz boyamaya dönük çözüm önerileriyle bir yere varılamayacağı daha önce de görüldü. Toplumsal şiddetin giderek tırmandığı günümüzde hiçbir şey olmuyormuş gibi yapamayız. Kendi dilini bilmeyen bir gençlik yetiştirerek, doğru dürüst okuma yazma bilmeyen öğrencileri okullardan mezun ederek bir yere varamayız.
            Okullardaki dilsorununu ve şiddet problemini göstermelik masa başı projelerle çözemeyeceğimiz görülmeli. Zira 5 yıl önce de 10 yıl önce de bu sorunlara ilişkin çeşitli projeler yürürlüğe konmuştu. Eğitim camiamızda uygulanan projeler uygulanabilirliği açısından sorunlu olmamalı. Bir proje hayata geçirilecekse bu projenin temel aktörleri olan öğretmenlerin de uygulanacak olan projenin “gerçekten ihtiyaç olup olmadığı” noktasındaki eleştirileri ve endişeleri dikkate alınmalıdır.  
            Bugün sağlam bir dil gerekiyor hepimize. Kolayca birbirimizi anlayabileceğimiz, herkesin lafı eğip bükmeden derdini anlatabileceği bir dil gerekiyor. Gerçekte böyle bir dil var. Tıpkı yeraltındaki madenler gibi keşfedilmeyi ve işlemeyi bekliyor.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol