banner374

Eğitim Sen Genel Merkezi, 7 Haziran tarihinde ilk ve ortaöğretim okullarında “laiklik dersi” işlenmesi amacıyla, “Laik ve Bilimsel Eğitimin Neden Önemli Olduğunu Öğrencilerimize Anlatırken İzlenebilecek Yol Haritası”  başlıklı bir yazı yayımladı.
 
Yazıda; “Laiklik, devlet yönetiminin, eğitimin, hukuk kurallarının ve bir bütün olarak toplumsal yaşamın dini kurallara göre değil, akla ve bilime dayandırılmasıdır.” şeklinde tanımlanmış.
 
Daha sonra da, dinsel eğitim tanımlanmış ve örneklendirilmiş.
Buna göre, “Dinsel eğitim; olay, olgu ve nesneleri bilimin değil, dinin (ya da dini merkeze alanların) bakış açısıyla açıklamayı temel almaktadır. Örneğin, yağmurun oluşumunu, suyun belli bir aşamada yoğunlaşarak buharlaşması olayı olarak açıklamak yerine, Tanrı katında duası kabul olan insanların duaları sonucu olduğunu kabul etmeye bizleri yönlendirir. 
Daha karmaşık bilimsel konular (evrim, kök hücre vb) gündeme gelince bu durumu açıklamak bu kadar kolay olmamaktadır. Ancak “bilim yuvaları” olarak gösterilen üniversitelerde bile evrim karşıtı etkinliklerin organize edildiği bir ortamda bilimsel ve laik eğitim mücadelesinin ne kadar önemli ve güncel olduğu açıktır.”
 
Yazıda, zorunlu din derslerinin, Türkiye’deki etnik, dinsel çeşitlilikle ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile uyuşmadığından hareketle, zorunlu din derslerinin kaldırılması savunulmuş, 4+4+4 eğitim yasasıyla getirilen seçmeli din dersleri eleştiri konusu yapılmıştır.
 
Laik eğitim ve dinsel eğitim karşılaştırılırken “Laik eğitim, özünde bilimsel eğitimi ifade ederken, bilimin kuşkucu­, sorgulamaya, araştırmaya, eleştirmeye dayanan yüzüdür. Dinsel eği­tim ise kabule dayanırken, herhangi sorgu ya da eleştiriyi kabul etmez. İnsanı merkeze alan laik bir eğitim anlayışı tüm insanların eşit, saygıdeğer, öğrenme ve gelişmeye açık olduğunu savunurken, din merkezli bir eğitim anlayışı insanları inanan-inanmayan, dindar-dinsiz olarak ayırarak, bir kısmını üstün ve değerli, diğerlerini ise dinden sapmış hatta düşman ilân etmektedir. Böyle bir zihniyet ile toplumda birinci ve ikinci sınıf insanlar ortaya çıkması kaçınılmazdır.” tespiti yapılmıştır.
 
Yazının sonunda, üyelerden şu talepte bulunulmuştur. “Biz eğitim ve bilim emekçileri olarak laikliği, eşit ve özgür bir eğitimin temel koşullarından biri olarak gördüğümüzü ve bunun için mücadele ettiğimizi belirtmeliyiz. Aksi halde, AKP’nin özgürlük söylemi altındaki baskıcı, eşitsizlikçi ve ayrımcı politikalarına ses çıkarmayarak bu zulme ortak olacağımızı vurgulamalıyız! Sonuç olarak, öğrencilerin eleştirel bir zihinsel yapı ile mi, yoksa kendilerine verilen bilgiyi aynen ezberleyerek kabul etmeye hazır olacakları bir eğitim yapısı ile mi yetiştirilecekleri sorusu önemlidir. Hiçbir toplum tamamen aynı inancı paylaşan insanlardan oluşmadığına göre, tüm inançlara aynı mesafede bulunması gereken devletin sadece bir mezhebin ya da dinin eğitimini zorunlu ya da seçmeli olarak vermesi aynı derecede yanlış bir uygulamadır. Sorunun, laiklik, din ve vicdan özgürlüğü açısından çözümü açıktır ve dünyanın pek çok ülkesinde de örnekleri uygulanmaktadır. Devlet, bütün dinlere ve inanmayanlara eşit mesafede durmalıdır. Nüfus kâğıdında din hanesi bulunmamalıdır.  Hiçbir resmi işlemde kimseye dini ve inancı sorulmamalı, bir dine inananlar ibadetlerini istedikleri gibi yapmalı, hiçbir inanca karşı ayrımcı uygulama yapılmamalıdır. Bu nedenle, zorunlu-seçmeli din dersleri kaldırılmalıdır!”
 
 
Bu tespitleri açmak ve tartışmak gerekiyor. Öncelikle laiklik tanımından başlayalım.
 
Laiklik kavramı,(Kahraman, 2008) Yunanca’da “halk” anlamına gelen “laos” sözcüğünden türetilmiş bir kavram olup, laik kimse, “halktan olan”, yani ruhban sınıfına mensup olmayan kimse demektir. Bu kavram Türkçeye Fransızcadan “Laigue” sıfatından alınmıştır. Türkçede laiklik laik olmak, laik görüşe sahip olmak anlamına gelmektedir.
 
Laiklik, genel anlamda dinin ve devletin her birinin kendi alanlarında bağımsız olmasını ifade eder. Başka bir anlatımla laiklik, dinsel alan ile devlete ait kamusal alanın birbirinden ayrılması, devletin belli bir dini temsil etmemesi, dinler ve inançlar karsısında tarafsız olmasını ifade etmektedir. Bu tarafsızlığın kaçınılmaz sonucu, devletin siyasi ve hukuk düzenini hiçbir dinin kurallarına dayandırmamasıdır. Aksi takdirde, devletin tarafsızlığı ortadan kalkacaktır.
 
Laikliğin felsefi, sosyolojik, siyasi ve hukuki açılardan farklı anlamları bulunmaktadır.  
 
Felsefi anlamda laiklik, (Kahraman, 2008)bilginin referansının Tanrısal olmaktan çıkarılıp, tamamen beşeri-rasyonel bir temele oturtulmasıyla ilgilidir. Bu anlayış, tabiatüstü güç tasarımlarına dayandırılan metafizik ve teolojik inanışları insanın ürettiği rasyonel bilgiden ayırmakta;
insanı anlamakta ve beşeri sorunları çözmede rasyonel bilgiyi üstün tutmaktadır. Modern bilimlerin temelinde de laik ve rasyonel düşünce yatmaktadır.
 
Sosyolojik anlamda laiklik,(Kahraman, 2008) dinin toplumsal hayattaki etkisinin asgariye indirilmesini; toplumun büyük ölçüde sekülarize olmasını ifade eder. Bu ise, toplumsal kurum ve ilişkilerde dinsel bilgi otoritelerine başvurmanın yerini insan aklının almasını gerektirir. Laik toplumlarda bireyler, toplumsal alandaki eylemlerini somut rasyonel değerlendirmesi öyle gerektirdiği için yaparlar, bu noktada önemli olan bireyin kendi iç dünyasıyla, dışa dönük ilişkilerini ayırt edebilmesi ve dış dünyaya rasyonel olarak yaklaşabilmesidir.
 
Siyasal anlamda laiklik, (Kahraman, 2008) öncelikle bir siyasal örgütlenme ilkesidir. Dinsel hayatın toplumsal hayatı örgütleme ilkesine karsın, dinsel görüş ve kurumları siyasal otoritenin dayanağı olmaktan çıkarır. Diğer bir ifadeyle, devlet otoritesinin ve siyasal otoritenin meşruluğunun tanrısal değil, dünyevi bir kaynağa; yani halka dayanmasıdır. Siyasal iktidarın meşruluk kaynağı, doğal hukuk gibi herhangi bir akılcı doktrinde olabilmektedir. Laik devlette egemenliğin kaynağının halkta olması, kişileri yasa önünde eşit kılar. Hiç kimse din, mezhep, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasal düşünce gibi nedenlerle ayrıma tabi tutulamaz. Laik devlet, din ve ibadet, inanma ve inanmama özgürlüklerini garanti altına alarak, yurttaşlarını yasa karsısında eşit bir biçimde korur. Bu nedenle laiklik, tek eksenli dinsel inanç ya da devlet güdümlü din anlayışıyla bağdaşmaz.
 
Hukuki anlamda laiklik, (Kahraman, 2008) din ve devlet islerinin ayrılmasını; devletin din kurallarına dayanmamasını ifade eder Diğer bir ifadeyle, devletin pozitif hukuka ve akli esaslara dayanması anlamına gelir. Devletin ve dinin birbirinden ayrılması, bunun dışa vuran görünümlerinden biridir. Laik devletin dinden, dinin de devletten bağımsızlaşması gerekir. Hukuki tanımlamanın bir başka yönü de, devletin din ve inançlar karsısında tarafsız olmasıdır. Laiklik, bu bağlamda bireylere inançlarıyla ilgili dokunulmaması gereken özgür bir alan bırakır ve hukukla korunan bir statü oluşturur. Bireyler, bu statü içinde dinsel kurallara uymaları ya da uymamaları; inanmaları ya da inanmamaları nedeniyle kınanmaz ve ayrıma tabi tutulamazlar. Dolayısıyla laik devlet, dinin dışında kalmakta, kişilerin dinsel inançlarına ya da inanmamalarına ilişkin özgürlük alanını belirlemektedir. Sonuç olarak laikliğin, hukuk kurallarının düzenlenmesinden, bir arada yaşamaya kadar uzanan küresel bir olgu olduğu söylenebilir.
 
Laiklik, din ve vicdan özgürlüğü kapsamında, değişik inanç ya da dinlere karşılıklı saygı esasını içerir. Laik devlette bireyler, çoğulculuk ilkesine bağlı olarak inançlarının gereğini yapabilmeli, kamusal düzeni bozmadıkça ibadetlerini özgürce gerçekleştirebilmelidir. Bu bağlamda çoğulculuk, sadece inançlardaki farklılıkları kabul etmek değil, aynı zaman bu farklılığı ifade edebilmektir. Bu aşamada laik devlet, demokratik çoğulculuğu sağlamayı amaç edinmelidir. Batı toplumlarının ve devlet yapılarının laiklik yönündeki evrimleri, çoğulculuk yönünde olmuştur.
 
Laiklik, değişik toplumlarda tarihi, siyasi, sosyal ve kültürel nedenlerden dolayı farklı uygulama alanları bulmuştur. Bu bağlamda laikliğin değişik bir uygulama biçimi de laikçiliktir. Laikçilik ya da laisizm (laicisme), laiklikten dinin devlet güdümünde olması yönüyle ayrılır. Laikçilikte din ve vicdan özgürlüğüne dayalı anlayış yerine akıl merkezli, neyin iyi ya da kötü olduğunu belirleyici militan bir anlayış egemendir. Laikliğin, her inancın kendini ifade edebilmesi anlamında çoğulcu (plüralist) olmasına karsın, laikçilik çoğulcu değil yönlendiricidir.
 
Eğitim Sen, AKP’nin eğitim sisteminde uygulamaya koyduğu seçmeli din dersleri uygulaması, ders kitaplarındaki dini içerikler gibi uygulamalardan yola çıkıp, sanki eğitim sistemi dinsel eğitim ilkelerine göre düzenlenmiş gibi bir sonuç çıkararak, bilimsel eğitim-dinsel eğitim karşılaştırması yapmış. Bir bütün olarak eğitim sistemi ve ders müfredatları düşünüldüğünde, seçmeli din dersleri gibi uygulamalara bakarak, eğitim sisteminin dinselleştiğini söylemek olanaklı değildir. AKP iktidarının on yıllık uygulamalarında, müfredatta dinsel içeriklerin çoğaldığı söylenebilir ancak, bu durumun ülkede dinsel eğitime geçildiği gibi bir sonucu doğurması doğru bir yaklaşım değildir. Bu nedenle açıklamalarda bilimsel eğitim-dinsel eğitim karşılaştırması yapılması anlamlı değildir.
 
Eğitim Sen’in laiklik tanımında yer alan unsurlardan, devlet yönetiminin, eğitimin, hukuk kurallarının akla ve bilime dayandırılması anlayışı hemen hemen bütün toplumun itiraz edemeyeceği tanımlamalardır. Ancak aynı laiklik tanımlamasında, bir bütün olarak toplumsal yaşamın dini kurallara göre değil, akla ve bilime dayandırılması anlayışı, laiklik tartışmalarının düğümlendiği noktadır. Bu tanım çok kapsayıcı ve kuşatıcı bir tanımlama olarak, kendini dindar olarak niteleyen bireyler tarafından boğucu bir ilke olarak algılanmakta ve bu bireyler tarafından din ve vicdan özgürlüklerinin kısıtlandığı düşünülmektedir.
 
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin  9. maddesinde düşünce, din ve vicdan özgürlüğü şu şekilde tanımlamıştır:
Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü
1. Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.
2. Din veya inancını açıklama özgürlüğü, ancak kamu güvenliğinin, kamu düzenin, genel sağlığın veya ahlakın, ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda zorunlu tedbirlerle ve yasayla sınırlanabilir”.
 
Aynı şekilde 1966 tarihli Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi de, gerek tanım ve gerekse sınırları bakımından benzer bir yaklaşımı ifade etmekte olup, ilave olarak, çocukların din eğitimine ilişkin bir güvence de içermektedir. Sözleşme’nin ilgili 18. maddesi şöyledir:
Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü
1. Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kendi tercihiyle bir dini kabul etme veya bir inanca sahip olma özgürlüğü ile tek başına veya başkalarıyla birlikte toplu bir biçimde, aleni veya özel olarak, dinini veya inancını ibadet, uygulama, öğretim şeklinde açığa vurma özgürlüğünü de içerir.
2. Hiç kimse, kendi tercihi olan bir dini kabul etme veya inanca sahip olma özgürlüğünü zayıflatacak bir zorlamaya tabi tutulamaz.”
 
Bu hükümlerle, Eğitim Sen’in laiklik tanımının çeliştiği nokta, “bir bütün olarak toplumsal yaşamın dini kurallara göre değil, akla ve bilime dayandırılması” yaklaşımının, Türkiye’de uygulanan laikçi anlayıştan esinlenerek, “dini” tamamen toplumsal yaşamın dışına çıkarmaya çalışan bir içeriğe sahip olmasıdır. Din ve vicdan özgürlüğü, düşünce özgürlüğü kavramıyla birlikte ele alınan ve düşünce özgürlüğüyle aynı derecede öneme haiz bir kavram olarak Avrupa Birliği belgelerinde yerini almıştır. Bu belgelerde, din ve vicdan özgürlüğü, “tek başına veya başkalarıyla birlikte toplu bir biçimde, aleni veya özel olarak, dinini veya inancını ibadet, uygulama, öğretim şeklinde açığa vurma özgürlüğünü de içerir.” denilmekte ve bu özgürlük  ancak kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlığın veya ahlakın, ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda zorunlu tedbirlerle ve yasayla sınırlanabilir, denilerek de, bu özgürlüğe geniş bir yaşama alanı tanınmaktadır.
 
Çoğulcu, demokratik bir toplumda bir arada yaşamak isteyenlerin yer aldığı bir sendika olduğundan kuşku duymadığımız Eğitim Sen gibi bir sendikanın,  125 bin civarındaki üyesinin siyasal ve kültürel çoğulculuğunu da göz önüne alarak, bu kısıtlayıcı-dar laiklik anlayışını gözden geçirmesi gerekmektedir.
 
                                                           ***
Yazıda, bizi şaşkınlığa uğratan bir başka kavramdan da söz etmek gerekiyor.
“Kamu Gücü” kavramından.
 
Eğitim Sen ve KESK’i kurarken, memur kavramına karşı çıkarak, ülkedeki diğer emekçilerin bir parçası olmak üzere “kamu emekçisi” kavramını yerleştirmeye çalışmıştık. Eğitim Sen’in ilgili yazısında ilginç bir şekilde ve Eğitim Sen tarihinde hiçbir dönemde ve biçimde dile getirilmeyen şekliyle, öğretmenler ve çalışanlar “Kamu gücü” kullanan kişiler olarak nitelendirilmiş, bu özellikleri nedeniyle de sokaktaki vatandaştan farklılaşıldığı vurgulanmıştır.
 
Bu bir ilktir ve Eğitim Sen’in toplumsal konumlanışı açısından endişe vericidir.
 
Bu tespiti de alıntılayarak devam edelim.
Tespit şöyle; “Eğitim ve bilim emekçileri olarak, eğitim ve yükseköğretim hizmetini üretirken kamu gücü ve ayrıcalıklarına sahip kişileriz. Daha açık ifade etmek gerekirse, öğrencilerimiz karşısında kanunla tanımlanmış belirli yetkileri kullanmakta ve bu nedenle sokaktaki vatandaştan farklılaşmaktayız. Sahip olduğumuz bu statünün altı iyice çizilmelidir. Söz konusu bu gücümüzün, öğrencilerimizin temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayacak biçimde kullanılmaması için yasa koyucuların hukuka uygun gerekli tedbirleri alması gerekirken, aksine bu eşitsizliğin giderek derinleştirildiğinin altını çizmeliyiz.”
 
Öncelikle “Kamu gücü” kavramının ne olduğuna bakarak konuya giriş yapalım;
 
“Hâkimiyet tasarrufları” (Gözler, 2003) veya daha doğru bir çeviriyle “otorite işlemleri” veya daha anlaşılır bir ifadeyle “kamu gücü işlemleri”,  idarenin kamu gücü kullanarak yaptığı işlemlerdir. İdare, bu işlemlerle, emreder, yasak koyar, tek taraflı düzenlemeler yapar; kısacası “emretme iradesi”ni açıklar. İdare, idare edilenler karşısında üstün ve ayrıcalıklı konumdadır. İdarenin tek yanlı olarak yaptığı irade açıklaması, ilgilisi üzerinde hukukî sonuç doğurmaktadır. Örneğin idare, yol yapımı sırasında yolun üzerinde kalan tarlayı bedelini ödemek şartıyla kamulaştırır. Kamulaştırma işleminde, idare kamu gücü kullanır. Çünkü bu kamulaştırma işlemi tek yanlı bir işlemdir. Bu işlemin oluşabilmesi için tarla sahibinin rızasına ihtiyaç yoktur. Kamulaştırma işlemi idarenin tek yanlı irade açıklamasıyla gerçekleşir. Bu nedenle, idare özel kişinin karşısında üstün konumdadır. Bu idarenin burada kamu gücünü kullandığı anlamına gelir.”
 
Peki, idarenin tek yanlı olarak kullandığı, kamu gücü ayrıcalıkları nelerdir?
Bu ayrıcalıkları Gözler’in aynı eserinden alıntılayalım;
“- İdare hukukunda görülen başlıca “kamu gücü ayrıcalıkları;
1. “Tek yanlı işlemler” yapma yetkisi bir kamu gücü ayrıcalığıdır. İdare, açıkladığı tek yanlı iradeyle, özel kişiler hakkında onların rızası hilafına hukukî işlemler tesis edebilir.
2. “Re'sen icra” da bir kamu gücü ayrıcalığıdır. İdare, özel hukuk kişilerinden farklı olarak, mahkemelere ve icra dairelerine başvurmaksızın, belirli şartlar altında, kendi aldığı kararları yine kendisi “cebren icra” edebilir. Keza, idarenin belli koşullar altında “cebir kullanma” yetkisi de vardır.
3. “Hukuka uygunluk karinesi” de bir kamu gücü ayrıcalığıdır. Bu şu anlama gelir: İdarenin aldığı bir karar, bir mahkeme tarafından iptal edilinceye veya yürütülmesinin durdurulmasına karar verilinceye kadar, hukuka uygun olduğu varsayılır ve uygulanmaya devam edilir
4. “Kamu malı statüsü” de bir kamu gücü ayrıcalığıdır. İdarenin malları kamu malı statüsüne tâbi tutulur ve bu şekilde özel bir himaye görürler. Örneğin kamu malları zamanaşımıyla kazanılamaz.
5. “Kamu alacakları tahsili” için ayrı bir usûl uygulanması da bir kamu gücü ayrıcalığıdır.
6. Bir borç hakkında “özel hukuk cebrî icra yolları”nın uygulanamaması, bir kişinin “mallarının haczedilemezliği” ve keza bir kişinin “iflas ”ının istenememesi de bir kamu gücü ayrıcalığıdır.
7. Bir sözleşmenin “idarî sözleşme” sayılması da bir kamu gücü ayrıcalığına işaret eder. Zira bu sözleşmeye artık özel hukuk hükümleri değil, idare hukuku uygulanacaktır.
8. Bir tüzel kişinin personelinin “kamu görevlisi” sayılması da bir kamu gücü ayrıcalığıdır. Kamu görevlileri, bazı bakımlardan özel bir korumaya, diğer bazı bakımlardan ise diğer personele göre daha ağır yükümlülüklere tâbidir. Türk hukukunda kamu kurumlarının personeli Türk Ceza Kanununun uygulaması bakımından devlet memuru olarak kabul edilir.
9. “Zorunlu üyelik ” esası da bir kamu gücü ayrıcalığı teşkil eder. Örneğin bir avukatın mesleğini icra edebilmesi için baroya üye olması, bir tabibin mesleğini yapabilmesi için tabipler odasına üye olması gerekir. O hâlde bu gibi durumlarda idare hukuku uygulanabilir.
10. “Zorunlu aidat” usûlü de bir kamu gücü ayrıcalığı niteliğindedir. Örneğin avukatlar, baroya zorunlu olarak bir aidat öderler.
11. “Vergi muafiyeti” usûlü de bir kamu gücü ayrıcalığıdır. Bir tüzel kişiye vergi muafiyeti tanıması da onun kamu gücü ayrıcalıklarıyla donatıldığını ve ona idare hukukunun uygulanabileceği anlamına gelir.
12. Bir uyuşmazlığın adlî yargıya değil de, “idarî yargı”ya tâbi tutulması da bir kamu gücü ayrıcalığı örneğidir. İdare, özellikle Fransız sisteminde, kendine has bir hâkim tarafından yargılanmak ayrıcalığına sahiptir. Bu şu anlama gelir: Bir uyuşmazlığı çözümü görevi idarî yargıya verilmiş ise, o uyuşmazlığa idare hukuku uygulanabilir.
13. Ortaya çıkan zararların tazminine “idarî sorumluluk” rejimine tâbi olması da bir kamu gücü ayrıcalığıdır.”
 
Bu uzun alıntıda, kamu gücünün kullanılması bakımından konumuzu ilgilendiren tek yön,Kamu görevlilerinin, bazı bakımlardan özel bir korumaya, diğer bazı bakımlardan ise diğer personele göre daha ağır yükümlülüklere tâbi olmasıdır. Bunun anlamı, kamu görevlilerinin yargılanmaları bakımından 4483 sayılı yasaya tabi olması ve Türk Ceza Kanununun uygulaması bakımından devlet memuru olarak kabul edilmesidir.
 
Bu nedenle, öğretmenler ve kural koyma yetkisinde olmayan memurlar,  görevlerini yaparken Eğitim Sen’in yazısında sözünü ettiği “kamu gücü”nü kullanmazlar.
 
Okullarda ve üniversitelerde yapılan eğitim faaliyetini yürütmekle görevli öğretmen ve öğretim üyeleri, kamu gücünü kullanmaktan ziyade, kendilerine yasalarla verilen bir görevi, emeklerini kullanarak yerine getirirler. Görevlerini yapma bakımından kendileri de sokaktaki diğer vatandaşlar gibi emeklerini satarlar. Emek piyasasında tıpkı diğer emekçiler gibi emekçidirler. Onları sokaktaki vatandaştan ayıran hiçbir ayrıcalık yoktur ve olmamalıdır da.
 
Eğitim Sen, son dönemde yaşanan “serbest kıyafet” tartışmalarına üyelerinin siyasal, toplumsal ve kültürel yapılarını göz ardı eden bir bakış açısıyla yaklaşmasının bir devamı olarak, bu kez de tarihin çöp sepetine atılmakta olan “Laikçi devlet anlayışı”nın bakış açısıyla bakmaya başlamıştır.
 
Eğitim Sen, üyelerinin, eğitim ve yükseköğretim hizmetini üretirken kamu gücü ve ayrıcalıklarına sahip, öğrenciler karşısında kanunla  tanımlanmış belirli yetkileri kullanan ve bu nedenle sokaktaki vatandaştan farklılaşan bir statüye sahip olduğunun, bu statünün, öğrencilerin temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayacak biçimde kullanılmaması için yasa koyucuların hukuka uygun gerekli tedbirleri alması gerektiğinin, altını çizmektedir.
 
Orta düzeyde bir okuyucunun anlayabileceği bir şekilde yorumlarsak; bu ifadelerin anlamı, eğitimde ve yükseköğretimde kamu gücünü kullananlar, kılık-kıyafetlerine dikkat etmeli, hatta verili durumda öğrencilerin ve kamu çalışanlarının, kılık-kıyafet yönetmeliğini hiçe sayarak istedikleri kıyafetle işyerlerine ve okullarına gitmelerine karşı, yasa koyucuları hukuka uygun gerekli tedbirleri almaya çağırmaktadır.
 
Bugün üniversitelerde görev yapan öğretim üyelerini bağlayan herhangi bir kılık-kıyafet yasası yok. Dilimiz varmıyor ama Eğitim Sen, 12 Eylül darbesi döneminde uygulanmaya çalışılan kılık-kıyafet uygulamasını yeniden diriltmek mi istiyor?
 
İlk ve ortaöğretim okullarında öğrenci ve öğretmenleri kapsayan kılık-kıyafet yönetmelikleri ortadan kaldırılma sürecindeyken; geçmişte kadın çalışanların pantolon giyebilmesi için eylem yapan Eğitim Sen, ilginç bir şekilde, kılık-kıyafet yönetmeliklerini savunur duruma mı geldi?
 
Nereden, nereye?
 
Laikliği, geniş ve özgürlükçü anlamda yorumlamayıp, düşünce, din ve vicdan özgürlüğüne laikçi anlayışla yaklaşan bir Eğitim Sen’in, bırakın öğretmen sendikaları içinde en büyük sendika olmayı, bu anlayışla kendi üyeleri içinde bile bütünlüğü sağlayacağından şüpheliyim.
 
Laiklik konusundaki bu tartışmaların, sürmekte olan DEK (Demokratik Eğitim Kurultayı) çalışmalarında daha ayrıntılı tartışılması gerektiği aşikârdır. Eğitim Sen genel merkezinin, üyelerinin kültürel ve siyasal çoğulculuğunu dikkate almadan bu tür yazılar yazması olumlu olmamıştır. Bu nedenle DEK’e önemli görevler düştüğü kanaatindeyiz.
 
Üstelik laikliğin, sosyo-ekonomik temellerini göz ardı eden bir noktadan değerlendirme yapmak, Eğitim Sen’in toplumsal yaşamdaki işgal ettiği yer bakımından da uygun olmamıştır.
 
Eğitim Sen’den beklenen, özgürlükler mücadelesine katkı yapan bir örgüt olarak, her konuda olduğu gibi, laiklik konusunda da, her zaman insan hak ve özgürlüklerinden yana, özgürlükçü bir laiklikten yana tavır almasıdır.
 
 
KAHRAMAN, M, Avrupa Birliği ülkelerinde ve Türkiye’de laiklik, Mustafa Kemal Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Sayı 9, 2008
 
Gözler, K, İdare Hukuku,  Ekin Kitabevi Yayınları, Bursa 2003
 
 
 
 
 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol