banner374
01 Mayıs 2016 Pazar 22:02
Hayal Gücü mü, Heyula Gücü mü?
 Ülkemizde, özellikle son yıllarda çocuğa yönelik cinsel istismar vakalarında hızlı bir artışın olduğu gözlenmektedir. Ve bu vakalara karşı, bürokratik, toplumsal ve çevresel hassasiyetlerin yeterli düzeyde bulunmuyor olması ise apayrı bir inceleme ve araştırma konusu olarak değerlendirilebilir. İfade etmeliyim ki, toplumun ve bürokrasinin böyle bir hassasiyet birlikteliği içinde olmaması, çözülmesi gereken bir handikaptır diye düşünüyorum. Bu handikap, önemsenmeyen, es geçilen ya da küçük görülen ve cinsel istismarın önüne açabilecek olan olaylar silsilesi ile doğrudan ilişkilidir diyebilirim. Bu yakın ilişki, aslına bakılırsa çocuklarla doğrudan ya da dolaylı olarak ilişki içinde olan kimselerin gözünden kaçmaktadır. Çocuklarımızı korumak ve kollamakla sorumlu kimselerin bir anlık dikkatsizliği, savsaklaması ve ihmali çocuklarımızı, ileriki yaşamlarında ağır travmalı olaylarla karşı karşıya getirebilmektedir. İşte bizler, anneler, babalar, öğretmenler, kaymakamlar, valiler, bakanlar olarak çocuklarımızın bedensel ve ruhsal bünyelerinin çok ağır olaylarla karşılaşmaması için elimizi ve gövdemizi taşın altına koyarak, bir anlık bile dalgınlığa gelmeyecek, es geçmeyecek ya da eften püften bir meseleymiş gibi görmeyecek sorumluluk duygusu içinde hareket etmeliyiz. Bu hareket tarzı, toplumsal her kesimde etkili ve geniş bir yankı uyandırdığı gibi istismara açık risk grubunda olan çocuklarımızı da daha sıkı bir koruma altına almamız anlamına gelir. Yukarıda söz etmiş olduğumuz handikap; ancak sosyal olarak böyle bir hareket tarzı ile aşılabilir. Unutmayınız ki, toplumsal ve devletsel hareketsizlik ve sessizlik bu türden olayların önünü açacaktır. Bu durumda, bu gibi hareketsizlik ve sessizlik yüzünden önü açılan bu olayların, daha da baştan çıkması an meselesi olacaktır. Bir anlık pişkinliğin ve pervasızlığın bedelini çocuklarımız yaşamlarında çok ağır ödeyeceklerdir. Baştan çıkan bu olaylar zinciri, toplumu bir buhranın ve girdabın içine sokacaktır ve çocuklarımız başlarından geçen travmalı bu olaylar ile birlikte baş edilemez korkunç ve kötü bir filmin içine terk edilmiş olunacaktır. Ve o film bir dipsiz kuyu gibi çocuklarımızı, içine içine ve için için çekecektir. Bu durumda, ne yazıktır ki, çocuklarımız hayalleri ile değil, heyulaları ile YARINLARI bekleyeceklerdir. Yaşama tutunmalarını sağlayan (yaşamasal tutkal) hayallerinin değil, heyulalarının baskısı altında ezici ve çiğneyici bir yaşama mahkum bırakılmış olunacaklardır. Ve en önemlisi, bulundukları bu hal yüzünden umutları çalına çalına sıfırlanacaktır. Umutları çalınarak sıfırlanmış olan bu çocuklar, sosyal hayatın içine girmeye hazırlanan patlamaya hazır bir bombaya dönüşüp karşımıza dikileceklerdir.
Buraya kadar anlatılanlar bağlamında düşündüğümüzde okul ortamlarında ise, ne acıdır ki, öğretmenler olarak bizler, öğrencilerimizin hayal gücünü değil, heyula gücünü ölçeceğizdir. Böylelikle hayal gücünün yaratıcılığını değil, heyula gücünün yarattıklarını konuşacağız. Şaka değil bu anlattıklarımız, an meselesidir, gerçekleşmesi bir anlık SORUMSUZLUK VE İHMALE bakar. Çocuklarımızı koruma ve kollama sorumluluğumuz ve görevimiz, BİR ANLIK İHMALE VE SAVSAKLAMAYA VE UMURSAMAZLIĞA VE DENETİMSİZLİĞE VE SORUMSUZLUĞA VE PERVASIZLIĞA VE PİŞKİNLİĞE VE FÜTURSUZLUĞA VE VURDUMDUYMAZLIĞA VE NEMELAZIMCILIĞA GELEMEZ. Bu bakımdan, toplumun ve devletin her kesiminin çocuklarımıza BAKAN KÖR olmaması, çocuklarımıza karşı pratiksel (fiiliyatı ve harekti olan) sorumluluk duygusunu mütemadiyen işlemesi ile doğrudan yakın bir ilişki içindedir. Bu ilişkinin bir yerindeki sekteye uğrama arızası, anında olumsuz bir sonuç ile baş başa kalmamız demektir.

Aslında, her olay önlenebilirdir, yeter ki olayların bağlantılı olduğu başka başka durumlar ve olaylar arasında sımsıkı bir ilişki kurulabilsin. Ama ülkemizde nemelazımcılığın beraberinde getirdiği ‘’aman bana ne’’ vaziyeti, bir de işgüzarlığın ve kraldan çok kralcılığın eziyetli devletsel mekanizmaları, bahse konu bu olaylar üzerindeki somutsal baskılamalardan birkaçını oluşturabilmektedir. Laf bu baskılamalardan açılmışken, AES’nin bu olaylar üzerine yapmış olduğu araştırmada çıkan, yazımın konusunu da ilgilendirdiğini düşündüğüm ve dikkatimi çeken bir kısım çarpıcı sonuçları ve bulguları, sizlerle paylaşmam için yeri ve vakti geldiği kanaatindeyim. İşte dikkat çeken iki bulgu:

BULGU 1: “Öğrencilere yönelik istismar vakalarının üstü örtülmektedir” ifadesine öğretmenlerin %43’ü hiç, %28’i kısmen, %29’u ise tamamen cevabını vermişlerdir.

Öğretmenlerin %57’si kısmende olsa öğrencilere yönelik istismar vakalarının gizlendiğini belirtmiştir.

Bu bulgu, bahse konu olaylarla ilgili okul ortamında da, toplumsal ortamda hakim olan gizleme-saklama-dışa vurmama-açığa çıkarmama gibi bir tepkisizliğin, yaklaşımın ve düşüncenin söz konusu olduğunu gösteriyor. Halbuki, yukarıda da değindiğimiz üzere bu gizleme ve saklama belki o anı kurtarabiliyor; ama çocuğu ileri hayatında karşılaşabileceği ya da yaşayabileceği ağır olaylara karşı koruyamıyor. Sorumluların günü kurtaran bu yaklaşımının, çocukların istikbalini kurtarmaktan çok aciz olduğu yadsınamaz, aksine kabul edilmesi gereken bir durumdur. Ve herkesin şapkasını önüne koyup düşünmesini gerektirir. Evet, anneler, babalar, öğretmenler, okul yöneticileri, kaymakamlar, valiler, bakanlar BİZLER GÜNÜMÜZÜ KURTARMAK İÇİN DEĞİL, ÇOCUKLARIMIZIN GELECEKLERİNİ KURTARMAK YA DA TEMİNAT ALTINA ALMAK İÇİN O AN NE YAPILMASI GEREKİYORSA ONU YAPMALIYIZ. EĞİP BÜKMEYE VE ÖNEMSİZ-KÜÇÜK BİR MESELE OLARAK GÖRÜP ES GEÇMEYE BAŞLADIĞIMIZ AN, KÜÇÜK MESELELERİN NASIL BÜYÜK HATTA KOCAMAN OLDUĞUNA, YARINLARDA PİŞMANLIK VE HAYIFLANMA İÇİNDE TANIKLIK EDECEĞİZ. BUNDAN DOLAYI, SİZLER ANNELER, BABALAR, ÖĞRETMENLER, YÖNETİCİLER, KAYMAKAMLAR, VALİLER, YETKİLİLER, SORUMLULAR, DEĞERLİ YURTTAŞLAR ÇOCUĞA HER TÜRDEN İSTİSMARA KARŞI SAKIN OLA ‘’BÜYÜTÜLECEK BİR MESELE DEĞİL…’’ SÖZLERİYLE BAKMAYINIZ VE YAKLAŞMAYINIZ… ZİRA; BU SÖZ ÇOCUKLARIMIZI KORUMUYOR, AKSİNE ÇOCUKLARIMIZI AÇIK HEDEF HALİNE GETİRİYOR VE ÇOCUK İSTİSMARCILARININ EKMEĞİNE YAĞ SÜRÜYOR… BİLİNİZ Kİ, BÖYLE YAKLAŞTIĞINIZ AN,   BU MESELE BÜYÜYORDUR… HEM DE KENDİ ELLERİNİZLE BÜYÜTÜYORSUNUZDUR…

BULGU 2: “Ülke genelinde yaşanan istismar olayları nedeniyle öğrencilerime mesafeli duruyorum” ifadesine öğretmenlerin %23’ü hiç, %37’si kısmen, %40’ı ise tamamen cevabını vermişlerdir.

Öğretmenlerin %77’si ülke genelinde yaşanan istismar olaylarından etkilendiğini ve öğrencilerine mesafeli durduğunu belirtmişlerdir.

Yukarıdaki bir başka bulgu ise eğitimcilerin, öğretmen bile demekten imtina duyduğum bazı kişilerin karıştığı cinsel istismar olayları sonrası içine düşümüş oldukları halet-i ruhiyedir. Bu halet-i ruhiye onları öğrencilerinden gitgide uzaklaştırmaktadır. Malum olaylar sonrası eğitim öğretim ortamlarına şüpheli gözlerle bakan toplumun bu bakışından ötürü, öğretmenlerin öğrencilerinden ellerini eteklerini çektiklerini görebiliyoruz. Öğretmenler, bu halet-i ruhiye ile öğrencileri doğru dürüst sevemeyecekler bile. Bunun nedeni ise iyi niyetli bir dokunuşu bile cinsel istismar noktasına çekecek bir sosyal havadır. Eski zamanlarda, üniversitelerin eğitim fakültelerinde okuyan öğretmen adaylarına ‘’öğrencilerinize bir dokunuşunuz bile onun önemsendiği ve sizin onu sevdiğiniz anlamını taşır, onun sizin dersinize yakınlaşmasını ve buna bağlı olarak dersinizde anlatılanları öğrenmesini sağlar’’ denilerek öğretmen-öğrenci iletişiminde fiziksel temasın öneminden bahsedilir, kullanılması gereken bir öğretim tekniği olarak sunulurdu. Fakat geldiğimiz noktada artık üniversitelerde, geçenlerde bir TV kanalında bu konu üzerine konuşan bir akademisyen ağzından da teyit ettiğim üzere, öğretmen adaylarına şüphe çekmemek için öğrencileri ile fiziki temastan kaçınmaları telkin ediliyor. Öğretmen bile demekten imtina ettiğim bazı kimselerin cinsel istismar olaylarına karışması, ne yazık ki, öğretmen-öğrenci arasındaki iletişime ve muhabbete çok ağır darbe indirmiştir. Üniversiteler, MEB kafa kafaya vererek öğretmen-öğrenci arasında sağlıklı bir iletişimin eskiden olduğu gibi nasıl kurulabileceği üzerine çalışmalar yapmalı ve bunun için yollar aramalıdır. Yoksa öğretmenlerimiz, küçük çocuklar nazarında SEVGİSİZ TİPLER olup çıkacak. Halbuki, öğrenci olduğum yılları hatırlıyorum da, öğretmenimizin sınıfta dolaşırken oturduğumuz sıraya gelip başımızı okşamasını dört gözle beklerdik ve o dokunuş ile o ders daha eğlenceli daha verimli geçerdi. O DOKUNUŞLAR, DERSLERE TUTUNMA DAYANAĞIMIZDI. EVET, ÖĞRETMENİN KÜÇÜK DOKUNUŞLARI ESKİ ZAMANLARDA ÖĞRENCİ İÇİN MOTİVASYON KAYNAĞI İDİ; ŞİMDİ İSE ŞÜPHE UYANDIRAN BİR HAREKET OLARAK ALGILANIYOR. İŞTE BU DÜĞÜMÜ ÇÖZECEK OLAN ÜNİVERSİTELER, MEB, SENDİKALARDIR... AİLELERE, ĞRETMENLERE, ÖĞRENCİLERE, EĞİTİM ORTAMINDAKİ TÜM İÇ-DIŞ PAYDAŞLARA SAĞLIKLI VE GÜVENİLİR VE SEVGİ DOLU BEDENSEL YA DA FİZİKİ İLETİŞİM DİLİ ÖĞRETİLMELİDİR. YOKSA ÖĞRENCİLERİMİZ, ÖĞRETMENİN ŞÜPHE UYANDIRMAMAK İÇİN UZAK DURDUĞU FİZİKSEL TEMAS (BAŞINI OKŞAMASI VS...) YÜZÜNDEN SEVGİSİZLİĞİN NEDEN OLDUĞU RUHSAL BİR ÇÖKÜNTÜ İÇİNE GİREBİLİRLER. VE SEVGİDEN MAHRUM YETİŞEN NESİLLER, RUHSAL-PSİKOLOJİK BİR DARBOĞAZIN İÇİNDE KIVRANIR DURUR. İŞ İŞTEN GEÇMEDEN, İKİ ARADA BİR DEREDE KALINAN, ÇELİŞKİ YUMAĞINDA BOĞULAN VE HEZEYANLARLA-ZİHİN BULANIKLIKLARI İLE NE YAPACAĞINI, NEREDE DURACAĞINI BİLEMEYEN EĞİTİM ÖĞRETİM ORTAMLARINDAKİ BU HALLENMELERDEN, TÜM İÇ-DIŞ PAYDAŞLARI KURTARARACAK BİR YOL HARİTASI SUNULMASI, ARTIK BİR MECBURİYETTİR.

Özellikle içinde bulunduğumuz dönemde, çocuklarımızın ailesel, çevresel ortamlarda olduğu kadar okul ortamlarında da maruz kalabilecekleri bu gibi olaylardan uzak tutmak, toplumdaki her bireyin olduğu kadar aile fertlerinin, okullarda görevli kimselerin ve özellikle hafta içi günlerin neredeyse büyük bir bölümünü birlikte geçiriyor olması nedeni ile çocuklara en yakın konumda olan öğretmenlerin boynunun borcudur. Bu bakımdan, son zamanlarda, ulusal medyanın en baş sırasında yer alan çocuklara yönelik cinsel istismar vakalarının birçoğunun, özellikle rehberlik öğretmenleri ve diğer öğretmenlerin dikkatleri ve araştırmaları ile açığa çıktığını unutmamak gerekiyor. Toptancı bir yaklaşım ile cinsel istismar vakalarında fail durumunda olan, öğretmen bile demeyeceğim kimseler ile tüm öğretmenleri bir kefeye koymak çok acımasızca bir değerlendirme olur kanaatini taşıyorum. Öğretmen, unutmayınız ki, çocuklarımızı koruyan ve kollayan konumundadır her daim. Bundan emin olabilirsiniz. Ortamdaki çürük elmalarla öğretmenlik mesleğine leke sürmek ise iyi niyetli olmayan, öğretmen düşmanı provokatif kişilerin birer kışkırtmasından ibarettir. M. Kemal ATATÜRK’ün dediği gibi, hala bu söze inancımız tamdır, sizlerin de tam olması inancını taşıyoruz:

‘’Öğretmenler, yeni nesil sizlerin eseri olacaktır’’

BU SÖZDEN MİLİM SAPMA İÇİNDE OLAMAYIZ... YENİ NESİL BİZLERİN ELLERİNDE MUASIR MEDENİYETLER SEVİYESİNE YÜKSELECEKTİR... ONUN İÇİN ÖĞRETMEN ELLERİ, TEMİZ VE GÜVENİLİR ELLERDİR... O ELLERE GÜVENİNİZ VE İNANINIZ... FAKİR BAYKURT’UN DA DEDİĞİ GİBİ:

ÖĞRETMEN DERS VERİR...

ÖĞRETMEN DERS VERİR...

ÖĞRETMEN DERS VERİR...

ÖĞRETMEN, BU İŞİ İLE ANILMAK VE TANINMAK İSTER...

NOT: EĞİTİM CAMİASI, ÖĞRETMENİ ÖĞRENCİSİNDEN UZAKLAŞTIRAN, TÜM İÇ-DIŞ PAYDAŞLARI ABLUKAYA ALMIŞ OLAN BU GÜVEN BOŞLUĞUNDAN, BİR AN EVVEL KURTARILMALIDIR...

Saygılarımla...

Yahya ASLAN
banner182
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol