banner374
 
Türk sineması bir yandan dramatik süreci kullanır; ama gerçek anlamda bir drama süreci ortaya koymaz. Yüzeysel, klişe tavır ve davranışlar tüm insanlar tarafından algılanabilir anlamlara değil, Türk toplumunun -o da belli kesiminin- kabul edebileceği belirli anlamlara işaret eder. Bu nedenle evrenselleştirilemeyip şahsi sınırlar içinde kalmaya mahkûm edilmiştir. İzleyici, evrensel boyutta bir aşk sorunu değil filanca ağanın bir iki insana yaptığı muameleyi, genel anlamda kadın sorununu değil adı Ayşe veya Mine olan bir kadının kendi yaşam sorununu izliyor gibidir. Klişe ve soyut motifler üçüncü boyuta, derine dalma potansiyeli ile yüklü seyirciyi yüzeyde kalmaya zorlar. Ayrıca birbirini takip eden olaylar öylesine çoktur ve özet halinde verilir ki, gerçek yaşam olaylarına benzese bile özetlenmiş zaman ve mekan arasında bir tür yabancılaşmaya hatta izleyicinin eksik yanlışlıklarla yetinmesine neden olur. (Prof. Dr. Kezban Güleryüz, Türk Sinemasında Üslubun Kökeni)
 
70’li yıllarda ekonomik kriz nedeniyle Türk Sineması da kriz içindedir. 70’li yıllar ve öncesinde çekilen filmlere baktığımızda -ne kadar dramatik olursa olsunlar- yüzümüzde hafif alaycı bir tebessüm beliriverir. Çekildiği yıllarda daha gerçekçi bir yapıya sahip bu filmlerin gerçekçiliği zamanla tedavülden kalkmış hatta bu filmleri alaycı bir şekilde konu edinen filmler bile çekilmiştir. Diğer yandan komedi filmlerine baktığımızda yapısından pek bir şey kaybetmemiş ve hala izlenirliğini devam ettirmektedirler. Komedi filmlerinin -ki bunların en başında Hababam Sınıfı gelmektedir- hala izleniyor olmasında daha çok hayatımızdaki komik unsurları görme isteğimizdendir.
 
Türk Sinemasında olaylar evrensel boyutta olsa da izleyici olayları kendi dünyasında yorumlar ve bireysel boyuta indirger. Başı kötü olaylardan kurtulmayan Türk toplumunun bireyleri bu kötü olaylarla yüzleşmekten kaçar ve bir çıkış yolu arar. Türk sineması bu çıkış yolunun en uygun adresidir. Kendi mutsuzluğunun nedenlerini araştırmaktan sıkılan izleyici bir anda kendini filmin en uygun karakteriyle özdeşleştirir ve onun mutlu olmasıyla mutlu olur. Anlatmak istediklerimize bir zemin hazırlamak için yaptığımız bu girişten sonra Hababam Sınıfı’na geçebiliriz.
 Hababam Sınıfı 70’li yılların ortasında İstanbul’da çekilir. Halktan büyük ilgi görür ve devamı çekilir. Filme konu olan olaylar, devlet okulunda değil de özel bir okulda geçmektedir. Böylece getirilecek eleştiriler ve okul hakkında oluşacak tasavvurlar devlet okullarına değil özel okullara yönelecektir. Filmin başrolünde, okumak istemeyen ama babalarının paralarıyla zorla okutulmak istenen öğrenciler vardır. Aslında film bu yönüyle sorunun okulda olmadığını sorunun öğrenciden kaynaklandığını izleyicinin bilinçaltına sunar. Sınıfın fakir öğrencisinin çalışkan olması ve Hababam Sınıfının “esas öğrencilerine” rağmen sınıftan mezun olmayı başarıp meslek hayatına atılması da izleyicinin zihninde bu düşünceyi iyice pekiştirir. Filmde ilginç olan nokta okulda diğer öğrencilerin ortalıkta gözükmemesidir. Bütün kameralar/gözler Hababam Sınıfı öğrencileri üzerine çevrilmiştir çünkü. Okulun diğer öğrencileri ortaya çıktığında devlet okulundaki öğrencilerden pek farkları olmadığı görülür. Yani “hababamlık” sadece Hababam Sınıfı’na has bir durumdur. Suçlu bütün bir okul değil okulun bazı öğrencileridir. Ancak filmin ilerleyen bölümlerinde Mahmut Hoca’nın öğrenci velilerini çağırıp çocuklarının yaptığı öğrencilik dışı hareketlerin esas sorumlusunun velilerin kendileri olduğunu söylemesi Hababam Sınıfı öğrencilerini bir nebze de olsa aklar.
 
Filmi çekici kılan unsurlara baktığımızda en başta Kemal Sunal’ı yani İnek Şaban’ı görürüz. Onu İnek Şaban yapan diğer arkadaşlarını unutmamak gerek. Zaman zaman okulun kız öğrencilerine karşı arkadaşlarını arkadan vursa da İnek Şaban bir bütünün en önemli parçasıdır. O arkadaşlarına tokat vurunca kimse ona karşılık vermez.
 Kemal Sunal’ın Türk filmlerinin komikliğini Karagöz Hacivat formatından devralıp komikliği mimik ve jestlere bu filmde yansıttığını söyleyebiliriz. O, saflığını bu mimik ve jestlerle en uç noktada gösterip seyirciye gülünüz komutu verir. O güldü mü seyirci de hem film esnasında hem filmden sonra gülmek zorundadır. Onun birçok kişi tarafından taklit edilen klişeleşmiş söz ve davranışlarının olması bu gülünüz komutunun sadece film esnasında değil filmden sonra da işlevini yitirmediğinin en önemli göstergesidir.
 
Hababam Sınıfı filminde bir diğer önemli unsur da Adile Naşit: Hababam Sınıfı’nın Hafize Anası. O; okulun hizmetlisi, aşçısı, çaycısı, kısaca her şeyi. İzleyici onun bu kadar işin altından nasıl kalktığını filmin komikliğinin bir parçası olarak görür ve “film işte” deyip geçiştiriverir.

 Hafize Ana, Hababam Sınıfı’nın birlikteliğinin bir parçasıdır. Buradaki “ana” tabiri de bunun en önemli ifadesidir. O, özellikle okula yeni gelen kız öğrencilere karşı mücadelede “perde arkası”ndadır. Öğrencilere yardım ettiğinde, Mahmut Hoca tarafından yakalanınca; “benim bu işte bir suçum yok! Beni bu işe onlar alet etti” şeklinde davranışlar sergiler.
 
Okulun edebiyat hocaları genç olsa da diğer hocaları yaşlıdır. Onların yaşlılığı “tecrübe”yi temsil eder. Oysa filmde tecrübe olarak lanse edilen Mahmut Hoca Hababam Sınıfı’nı “dize getirmede” yetersizdir. Her ne kadar filmde yaşlı hocalar tecrübeyi temsil etse de emeklilik çağı çoktan geçmiş bu öğretmenlerin yüz ifadelerindeki bıkkınlık emeklilik çağının ekonomik zorluğuna bir göndermedir aslında. Bu öğretmenlerin yaşadıkları birçok öğretmenin yıllardır yaşadığı çatışmanın bir benzeridir.
 
Okulun en göze batan hocası Şener Şen’dir. Daha doğrusu bunu kendisi istemektedir; ama işler bir türlü istediği gibi gitmemektedir. Onun kendini –özellikle bayan öğretmenlere ve öğrencilere karşı- ispatlama çabası hep fiyaskoyla sonuçlanmıştır. O, bir “boşa kürek çekme” sembolüdür.
 Hababam Sınıfı’nı tanıdıktan sonra gelelim yıllardır gözden kaçırılan bir noktaya: Türkiye’deki okulların çoğunda Hababam Sınıfını idol olarak gören sınıflar vardır. Bu sınıflar, kendilerinin Hababam Sınıfı olarak görülmelerini ister. Onlar bu yolda hiçbir fedakârlıktan(!) kaçınmaz. Hatta bu sınıflarda İnek Şaban’ı temsilen şa(kla)banlıklar yapan öğrenciler de yok değildir. Onlar, her hareketlerinin bir prestij getirisi olduğunu düşünür.
 Hababam Sınıfı’nın yılardır bir idol olarak görülmesinin arkasında Türk izleyicisinin kendisini ekranlardaki karakterlerle aşırı özdeşleştirmesi ve gerçek hayatla filmin ayrımına varmak istememesi olduğu söylenebilir. Hele hele bugünlerde toplumdaki ve okullardaki şiddet olaylarının bazı televizyon dizileriyle birlikte anılmaya, tartışılmaya başlanması meseleyi daha da açıklayacaktır.

Hababamlığını ispatlamış sınıflar da vardır. Bu sınıfların öğrencileri, okulun öğretmenleri ve diğer öğrencileri tarafından “parmakla” gösterilir. Hababamlığı kanıtlanmış sınıfların öğrencilerinin hareketlerinin meşruiyet sınırı, diğer öğrencilere göre daha geniştir. En azından okul idarecilerinin olumsuz bir olaya gösterdiği tepki daha yumuşaktır. Bu, bilgi yarışmasında usulsüzlük yapan Hababam Sınıfı’na Mahmut Hoca’nın yardım etmesi gibi bir şeydir. İllegal olan bir davranış yeri ve zamanına göre bir anda legal bir kimlik kazanabilir.
 Hababam Sınıfında en sık tanık olduğumuz olaylardan birisi öğretmen öğrenci çekişmesidir. Yani, bir iktidar mücadelesi… Bu durum genelde Hababam Sınıfı’yla Mahmut Hoca arasında geçer. Eğitim sistemimizde de eksik olmayan bu mücadele sonucunda öğretmenle öğrenci arasındaki mesafe iyice açılır ve her iki taraf da birbirini anlamamakta ısrar eder.


Okulu hayatın acı gerçekleriyle yüzleşmekten kaçınan gençlerin sığındığı bir liman olarak gören anlayışın “eğitimin kalitesini” öncelik olarak görmemesi sonucu yeni sorunlar ortaya çıkmıştır. Derslerdeki başarı ya da başarısızlık bir motivasyon aracı olmaktan çık(arıl)mıştır. Böyle olunca okula devam etme, daha kaliteli bir eğitim alma; eğitimli, yetişmiş bir insan olma fikri önemini kaybetmiştir. “İlim Çin’de de olsa gidip alınız” felsefesine sahip bir medeniyetin çöküş/çürüyüş noktası ilme/bilime, öğrenmeye/öğretmene karşı bir ilgisizlik ve sevgisizlikten başka ne olabilir?
19. yüzyılda insan bedeninin yerini makineler almaya başlayınca bu değişim doğru yönetilemediğinden sosyal travmalar yaşandı. Aile kurumu ve ahlak anlayışı derin sarsıntılar geçirdi. Peşinden güçlü olanın haklı olduğu bir 20. Yüzyıl yaşadık. 21. Yüzyılda ise insan beyninin/aklının yerini yine insan beyninin ürünü olan teknoloji almaya başladı. Teknoloji inanılmaz bir şekilde gelişti ve insanlık teknolojinin nimetlerinden faydalanmak için yarışa girişti. Türk eğitim sistemi de” teknolojinin bu nimetlerinden” faydalanmak için atağa kalktı. Akıllı tahtalar, tabletler gündemde. Bu nimetlerden faydalanma konusunda elbette Hasan’ın Hans’tan, Emine’nin Emily’den bir farkı yok. Ancak 21. Yüzyılda insan beynini ve bedeninimebpersonel.comnadasa bırakacak bu değişimi “ne kadar teknoloji, o kadar ilerleme” formülüyle algılar ve eğitim sistemimize uygulamaya kalkarsak yeni depremler yaşamamız kaçınılmaz olur. Bu medeniyetin kuruluşunda “ya ilim/bilim öğrenen ya öğreten ya dinleyen ya da bunları seven ol beşincisi olma mahvolursun” anlayışının yine bu medeniyetin kur(tul)uşu olacağını görmezden gelemeyiz.

3×4 eğitim sisteminin ülkemizi ne kadar ileriye taşıyacağı hantallıktan, hababamlıktan ne kadar kurtulmasına bağlıdır. Bu sistemi ideolojik kalıplara bağlanıp dışlamak çözüm değil. Sisteme dair yapıcı/üretici eleştiriler her zaman bizi ileriye götürecektir. Sonuçta 8+0’ın geldiği nokta belli.

“Hababam Sınıfı mezun oldu mu?”
sorusu geçmişe dair bir temenniyi ifade ederken “Hababam Sınıfı mezun olur mu?” sorusu geleceğe yönelik bir endişeyi taşıyor. Bu endişenin kaynağında hababam sınıfının mezun olamaması değil sınıfların hababam sınıfları olarak mezun edilmesi var. Elli gün devamsızlık yapsa da, dört işlemi yapamasa da dilin temel kurallarına uygun bir cümle oluşturamasa da 8. Sınıftan mezun olan bu öğrencileri liseden de bu şekilde mezun edemeyiz.  Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfındaki öğrenciler çalışmadan okuldan mezun olamayacaklarını biliyorken günümüz öğrencileri bir şekilde okuldan mezun olacaklarının düşünüyorsa baştan kaybederiz . İlkokuldan itibaren   okuma sevgisi  kazanmış ve sorumluluk bilinci oluşturulmuş bir nesille yeni eğitim sisteminde hababam sınıflarının sayısı giderek azalacaktır.
  
Bu yazı boyunca ilk soruya cevap vermeye çalıştım; ancak ikinci sorunun cevabını vermek bir süreç meselesi.   Hababam Sınıfı’nı bir şekilde mezun ettik. Okul dışında yeni bir Hababam Sınıfı oluşmayacağının garantisini kim verebilir bize?             
 
 www.mebpersonel.com Ali ÖZDOĞAN
 
 
 
 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
hakan demir 4 yıl önce

hababam sınıfı bu kafayla mezun olmaz...daha çok hababam sınıfı ortaya çıkar...

Avatar
gülay ince 4 yıl önce

önce velilerin ve öğrencilerin eğitime eğtimciye bakış açısını değiştirmek lazım.

Avatar
gülay ince 4 yıl önce

önce velilerin ve öğrencilerin eğitime eğtimciye bakış açısını değiştirmek lazım.

Avatar
Fatih 3 yıl önce

teşekkürler