Bana hep soruyorlar "Sen matematik öğretmeni değil misin nereden çıkıyor bu yazarlık aşkı?" diye. Kitaplara değer veren ve okuyan bir ebeveyne sahip olduğum için hep kitapların arasında büyüdüm ve bu sebeple de harflerle arama mesafe koymayı hiç istemedim çünkü okumanın da yazmanın da ne kadar değerli olduğunu anlamaya çalışmakla geçti çocukluğum. Şimdi Milli Eğitim Müdürlüğü olarak kullanılan eski Gazipaşa İlkokulu'nun binasında bir zamanlar Milli Eğitim Yayınevi' nin ders ve kültür kitaplarını satan bir bayisi vardı. Hayal edin ki bir gün rahmetli babamla bu bayiye gidip yaklaşık 60-70 tane kitap seçmiş ve almıştık. O günkü heyecanımı hep korudum ve okumayı öğrendiğim günden bu yana sinemada bir film izlemeye gider gibi hevesle aldım elime yeni bir kitabı ve okudum.

 

Yazmak çok okumakla ilgili olduğu kadar hayal kurmakla da ilgili ve biraz da bu yüzden çok seviyorum yazmayı. Mesela bazen şöyle bir şiir çıkıyor karşına ve elini yumruk yapıyorsun: "Meydana çıkalı asıl çehreler/ Aydınlanmaz oldu artık geceler/ Yalanlar tükendi, indi maskeler/ Birer birer bitti dost bildiklerim." Ve bir bakmışsın dost bildiklerim diye başlamışsın cümlelere; çok kızabiliyorsun, nefret edebiliyorsun ya da bazen darılabiliyorsun ama benim gibi kötülük yapmayı beceremeyen biri isen kendine içindeki volkanın lavlarını püskürtecek bir yol açman gerekiyor demektir. Kimisi yumruğunu sıkıp duvarları döver kimisi çıkıp dışarıya yorulana kadar koşar bir diğeri bağırır vs. liste uzayıp gider. Ben önce hayalini kurar sonra da yazarım. Kızdığım kişiyi kör kuyularda susuz bırakır, hayal edebildiğim kadar çok yaralarım. Sonrada içim rahat zihnim rahat, bir ah çeker yoluma bakarım. Hem değil mi ki nihayetinde her şeyi gören, duyan, bilen Biri var. Ayrıca unutmayalım bu kabağın da bir sahibi var, nasıl mı?

 

Kısaca anlatalım; vaktiyle bir derviş berbere gider. Dervişlik yolunda her türlü gösterişten uzaklaşması gerekmektedir ve berbere saçını da sakalını da tümden ustura ile kazımasını söyler. Berber başlar tıraşa, önce sol tarafı tamamen tıraş eder tam sağ tarafa geçecektir ki bir kabadayı girer içeriye. Dervişi arkadan dürterek "Kalk bakayım kabak biraz da biz tıraş olalım" der. Dervişlik bu, sövene dilsiz vurana elsiz olmak gerekmektedir. Çaresiz kalkar yerinden. Berberde korktuğundan bir şey diyemez. Ancak kabadayı oturduğu yerde de rahat durmaz. Kabak aşağı kabak yukarı uğraşıp durur dervişle. Tıraş biter ve kabadayı çıkar berber dükkanından. Ancak birkaç metre gitmiştir ki gemden boşanmış bir at arabası hızla üzerine gelip kabadayıya çarpar. Adamcağız oracıkta can verir. Herkes şok olmuştur.

Berber bir kabadayıya bir dervişe bakar. Gayri ihtiyarı sorar:

-Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?

Derviş mahzun ve düşünceli cevap verir:

-Vallahi asla gücenmedim ona. Hatta hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir de sahibi var "O" gücenmiş olmalı.

 

Mazlumun Ahı İndirir Şahı

 

Okullarda her öğretilenin gerçek hayatta bir yansıması olmuyor belki ama özellikle Tarih ve Edebiyat konuları işlenirken aynı zamanda nasıl ataların torunları olduğumuz öğrencilere hissettirilirse inanıyorum ki adalet terazisi kuvvetli bir nesil yetiştirmiş olacağız. Zaman zaman hayvanlar veya doğa temalı yazılar da yazıyorum ancak günümüz insanının değil yaşadığı çevredeki diğer canlılara, kendine bile yabancılaşmaya başlaması ve gittikçe daha da bencil davranması; atalarının hassasiyetlerini, değerlerini, geleneklerini unutmaya yüz tutmuş olması, atalarının bilgi birikimine artık ne kadar da muhtaç olduğunu açıkça gösteriyor. Oysa şöyle bir olaya şahit olmuş milletin çocukları nasıl çevresine ve insanlara karşı saygılı olmaz ki?

 

Kanuni Sultan Süleyman, Topkapı Sarayının bahçesindeki meyve ağaçlarına zarar veren karıncaların itlaf edilmesinin dinen caiz olup olmadığını Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’ye güzel bir beyitle sorar:

 

Dırahta ger ziyan etse karınca

Günâhı var mıdır ânı kırınca?

(Eğer karınca ağaca zarar veriyor, onu kurutuyorsa, karıncayı yok etmenin bir günahı var mıdır?)

 

Ebussuud Efendi, zamanın şeyhülislâmıdır. Kanuni’ye hoş görünmek için, karıncanın ölmesinden ne olur padişahım diyebilirdi, fakat o ince bir nükteyle bakın ne diyor:

 

Yarın Hakk’ın divanına varınca

Süleyman’dan hakkın alır karınca.

 

Karınca da olsanız bu dünya da kimsenin hakkı kimsede kalmıyor. Dünyevi hırslarınız uğruna değil bilerek incittiklerinizin, bilmeden incittiklerinizin bile günahını boynunuzda keskin bir bıçak gibi taşırsınız. Bakın ne de güzel söylemiş Yunus Emre:

 

‘’Olsun be aldırma yaradan yardır.

Sanma ki zalimin ettiği kârdır.

Mazlumun ahı indirir şahı,

Her şeyin bir vakti vardır.’’

 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol