banner374
25 Haziran 2012 Pazartesi 06:40
MEB'de seminer dönemi veya semaver dönemi


MEB'e bağlı ortaöğretim kurumları haziran ve eylül aylarında iki hafta boyunca ortalama yükseltme ve sorumluluk sınavlarıyla iştigal ederken ilköğretim kurumları da bu zaman dilimini adına seminer dönemi dedikleri çalışmalarla geçirir. Öğretmenlik yıllarımda çarşıda pazarda rastladığım velilerin "Hoca, okulda öğrenci yok, ne yapıyorsunuz Allah aşkına" soruları karşısında bir devlet ciddiyeti takınıp ve seminer sözcüğünün son hecesini de Elif Şafak'ın deyişiyle "porselen fincan Türkçesiyle" yayarak seminer çalışması yaptığımızı söyleyerek âfili bir fotoğraf verdiğimi itiraf etmek isterim. Öte yandan lise öğretmenlerinin gözetmenlik ve komisyon görevi dışında okula uğramadığı ve ilköğretimde görev yapan öğretmenlerin de bu âli seminer dönemini okulda birkaç saat oyalanıp çay kahve içerek geçirdiği cümle öğretmenlerimizin malumudur, yani seminerden ziyade bir semaver dönemi desek yeridir.




İl ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinin bu dönemi bazen nazlarının geçtiği gözde öğretmenlere, bazen fark yaratmaya çalışan eğitim müfettişlerine, bazen de bir şekilde ikna ettikleri akademisyenlere havale etmeleri de bilinen bir gerçektir. Ancak öğretmenlerin 2005 yılı itibariyle yenilenen müfredatlara uyum sağlama sürecinde bu tarz seminerler karşısında -yapılandırmacı yaklaşımdan tutun da aktif öğrenmeye, Quantum tarzı öğrenmeden tutun da otantik öğrenmeye kadar- bir bilgi obezitesi ve gına sendromu yaşadığı da dikkatlerden kaçmamaktadır. Salt teorik dokümanların "akasyalar açarken" şarkısına nispetle "power pointler akarken" tadında düz anlatım yöntemiyle aktarıldığı bu seminer anlayışının artık bir fayda getirmeyeceği aşikârdır. Özellikle akademisyenlerin sunumlarında "when I was in America" yan cümleciğiyle başlayan hatırat naklinin Coşkun Sabah'ın dört milyon satan albümündeki "Anılar" şarkısıyla iyi gideceği de tecrübeyle sabittir.


Bu yazıda seminer dönemini daha verimli geçirme adına yapılabilecekleri tartışmaya açmak nokta-yı nazarından âcizane, fikirlerimi eğitim camiasıyla paylaşmak istiyorum:


1.Yeni müfredat yedi yaşında artık, yukarıda da belirttiğim gibi teorik bombardımanlar yerine uygulamaya dönük pratik hücumlar yapmanın tam zamanıdır. Bu bağlamda işini severek yapan öğretmenlerimizin, yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin, akademisyenlerin örnek uygulamalarından yararlanılabilir. Daha açık bir ifadeyle, seminer dönemlerinde branşlar bazında müfredattaki amaç ve kazanımlara uygun olarak hazırlanmış ders içeriklerinin öğretmenlerle paylaşılması gerekir. Bu örnek uygulamalar, tamamen pratik endişelerle hazırlanmalı, ders ve çalışma kitaplarındaki örneklerden farklı olmalıdır.


2.Bakanlık imkânlar dâhilinde seminer çalışmalarının en azından bir bölümünün farklı illerdeki okullarda gerçekleşmesi adına "kardeş okul" veya "işbirlikçi okul" konsepti çerçevesinde bir irtibat ağı kurmalı, öğretmenlerin farkındalıklarını uyarmalıdır. Örneğin, Trabzon'daki bir öğretmen seminer döneminin bir kısmını Diyarbakır'da geçirebilmeli ve söz konusu öğretmenin yolluk ve yevmiye hakları muktesep tutulmalıdır. Bu amaçla öğretmenlerden başka herkesin olan öğretmen evlerinden azami düzeyde yararlanılmalıdır. Sahi, öğretmen evlerine gidip de hani Mustafa Necati'nin bakanlığın bahçesinde bekleyen hasta öğretmene müşfik yaklaşımını tasvir eden anekdotu andırır, bir ilgi ve değerlilik hissiyle karşılaşanınız oldu mu? Şahsen ben rastlamadım.


3.Seminer döneminde çevre ve iklim koşulları göz önünde bulundurularak yayla, deniz, kır gezisi vs. ya da birlikte tiyatro, sinema, şiir dinletisi, imza günü vs. gibi etkinliklere katılma yönünde bir irade ortaya konulmalıdır.


4.Şiir, öykü, tiyatro, müzik, ebru vs. alanlarda yetenekli öğretmenlerin ürün ve sunumlarını sergileyebilecekleri bir ortam hazırlanmalı ve bu etkinliklere katılan öğretmenler mutlaka ödüllendirilmelidir. Marifetin iltifata tabi olduğu düşünüldüğünde, öğretmenlerini sabahleyin elinde küçük bir çikolata eşliğinde günaydınlarla karşılayan bir okul müdürünün ya da üzerinde öğretmenlerinin adlarının yazılı olduğu flash bellekler hediye eden bir milli eğitim müdürünün sağlayacağı moral motivasyonun günlerce devam edeceğini temin ederim. Yıllar yılı canla başla çalışıp da bir teşekkür belgesi bile kendisine zül görülen öğretmenlerin sayısının binlerle ifade edildiğini de belirtmek isterim. Anadolu'da bir okulda öğretmenken sabahleyin beni okulun kapısındaki elindeki çeteleyle bekleyen ve öğretmenim "Yirmi iki gün sonraki çarşamba günü okula gelecek misiniz? O gün nöbetçiyim de size bir bardak çay ikram etmek isterim." diyen öğrencimin bu jestini hâlâ unutamadığımı da paylaşmak isterim.


Bu arada biraz konu dışına çıkıp Fatih projesine değinmeden geçemeyeceğim ve tabii küçük bir fıkrayla:"Anadolu'da yarı veli yarı deli diye tabir edilen meczuplar vardır. Ücra bir köyde yaşayan bir meczup varmış. Bir felaket ortaya çıktığında köylüler meczubu çağırırmış, meczup bir dua okuyarak felaketi yatıştırırmış. Rivayet odur ki köyde büyük bir yangın çıkmış.Meczup gelip duasını okumuş ve yangın kısa sürede sönmüş.Köyün aklıevvellerinden biri de meczubun yanına yaklaşarak okuduğu duayı ezberlemiş.Bir zaman sonra yine yangın çıkmış, köylüler tez meczuba haber verin diye koşuştururken bizimki "Bi dakka ya, biz burada neciyiz,onun numarasını biliyorum,iki dakikaya yangını söndürüyorum demiş." ve ezberlediği duayı okumaya başlamış.Okudukça yangın iyice alevlenmiş ve köylüler meczubu bulup getirmiş, meczup da duasını okur okumaz yangın sönüvermiş. Bizimki hayal kırıklığı içinde meczuba yanaşmış, "Ey mübarek senin okuduğun duayı ben de okudum ama kâr etmedi." diyince meczup da:"Dua o dua, ama ağız o ağız değil.


Son tahlilde, öğretmenlerimiz bir zihni dönüşüm geçirmediği ve bilişim teknolojilerinden azami düzeyde faydalanmadığı sürece kara tahta-tebeşir ikilisinin yerini akıllı tahta-tablet alır. Ayrıca yapılan bir araştırmaya göre en gelişmiş teknolojik ürünlere sahip olmamıza rağmen özelliklerini en az kullanan milletlerden biriyiz.I Phone kullanan ancak "Alo desin,mesaj atsın yeter " diyen bir tanıdığınız vardır mutlaka.


Hazır konu dışına çıkmışken, öğretmen maaşlarıyla yazıya son vereceğim. Atanamayan binlerce öğretmenimiz var evet doğru, özel sektörde üç otuz paraya çalışan öğretmenlerimiz var evet doğru, fakat çağın gerek ve gerçekleri düşünüldüğünde öğretmenlerimizin maaşları son derece yetersiz.


"Kızımızı ne doktorlar ne mühendisler istedi ama bir öğretmene verdik." diyen teyzenin küçük kızı temmuzda KPSS' ye girecek diyebilirsiniz ama, bu öğretmen maaşlarının yetersiz olduğu gerçeğini değiştirmiyor.


Talat AYTAN
Yrd. Doç. Dr.
Yıldız Teknik Üniversitesi
Eğitim Fakültesi
Türkçe Eğitimi Bölümü
taytan@yildiz.edu.tr 
banner182
Son Güncelleme: 25.06.2012 06:40
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol