banner374
26 Mart 2013 Salı 12:44
VESAYETİN YENİ(K) BORAZANCISId
 Kaybettikçe daha da marjinalleşen, marjinalleştikçe akıl ve izanla mesafesi daha da açılan fikir firarisi KESK, yasakları fiilen kaldıran sivil itaatsizlik eylemimiz üzerinden ideolojik körlüğünü yeniden ilan etmiştir.
                
Kaldırım taşı sökmeyi, cam-çerçeve indirmeyi, illegal örgütlerin hazır kıta üyeliğini sendikal mücadele olarak gösterme çabalarını hükümsüz kılan özgürleşme kararlılığımıza sessiz kalmayacaklarını ve çamur atmaya yelteneceklerini biliyorduk. Ancak, gerçek yüzlerini, gizli ajandalarını pervasızca sergilediklerinin bile farkına varamayacak kadar aymaz bir üslup tercih etmelerini beklemiyorduk.
                
Türkiye’nin sendikal tarihinin kendileriyle başladığı masalı üzerine bina ettikleri anlayışlarını düzeltme ihtimalinin imkansızlığını da deklare ettikleri açıklama; sendikacılığa, kamu görevlilerine, kadına, nihayetinde dindar insanlara ve dine nasıl baktıklarına dair itiraf belgesi hükmünü taşıyor.  2003 yılında genel başkanları olan müptezel zat “14 asır önce köhnemiş ve karanlık fikirleri tekrar ortaya atıp da çocuklara bu fikirleri aşılamanın ne gereği var” sözleriyle dinimize ve Kuran-ı Kerime fütursuz hakaretini dillendirmişti. Bugün gelinen noktada, on yıl önceki noktada durduklarını, dillerindeki ve zihinlerindeki zehri kusmak için her an fırsat kolladıklarını bir kez daha görüyoruz. İdeolojik hezeyanları üzerinden “günün şartlarına uygun sendikacılıkla” itham ederken, aslında Memur-Sen’in günün şartlarını kabul etmeyen/değiştiren sendikal vizyonundan rahatsızlıklarını ortaya koyuyorlar. Kendilerini de ağır bir makyajla “emekten, barıştan ve demokrasiden yana toplumsal güç olarak” tanımlamışlar. Emekçilerin ekmek teknelerini tarumar etmek ne zamandan beri emekten yana tavır koymak sayılıyor.
               
Barıştan yana olmak iddiaları, bu ülkenin toplumsal barışına dinamit koyan, üniversite gençliğini canlı bombalara dönüştüren örgütlerle dirsek temasları, Genel Başkanları başta olmak üzere birçok yöneticisinin bu ülkede kan pazarı kurmayı hedefleyen illegal örgüte/örgütlere üyelikten yargılanması gerçeği karşısında bırakın zihinleri kulakları dahi rahatsız eden yalan değirmeninin taş gıcırtısından başka bir anlam ifade etmiyor.
               
Kendilerinin bile inanmakta oldukça zorlanacakları demokrasi yanlısı olması iddiası, en az kaplumbağanın tavşandan hızlı koşma iddiası kadar mizah malzemesi olmaya uygundur.
               
Emek, barış ve demokrasi söylemleriyle gizlemeye çalıştıkları gerçek yüzlerini kendi açıklamalarıyla faş eden başka örgütlerin eklentisi olmaya meraklı Konfederasyonun açıklamalarına satır satır cevap vermek, bizi yormaz ama anlamalarındaki kıtlık nedeniyle onların zihnini yorar. Buna rağmen birkaç hususa özellikle dikkat çekmekte yarar var.
               
Kamu görevlilerinin, 1980 askeri darbesi ürünü militarist anlayışın dayattığı kılık-kıyafet yasaklarıyla daha doğrusu sivil üniformalarla kamu hizmeti sunmak zorunda bırakılmasından rahatsız olmamız, sivil itaatsizlik anlayışıyla “biz darbe ürünü yasakları yok sayıyoruz” diyerek kılık-kıyafet özgürlüğünü hayata geçirmemiz, mağduru olduklarını iddia ettikleri darbenin mimarlarıyla aynı bakış açısına sahip olmaktan rahatsız olmayanları şüphesiz rahatsız eder. Gerçekten de, millet iradesine, milletin değerlerine, milletin huzuruna ve toplumsal barışa açtıkları savaşı gizlemek için kullandıkları sendikal örgüt örtüsünü kaldırdıklarının farkına varamayacak kadar rahatsız oldular.  Özgürlük adına boyun eğmememize çamur atmak isteyenlerin, gizliden gizliye destekledikleri darbecilerin bile aklına gelmeyecek alanlara çekme gayretindekilerin milletimizin medeniyet mefkuresine, milletimizin dinine tahammülsüz ve sendikal açıdan hükmünü tamamen yitirmişler topluluğu olduğunu biliyoruz.
               
Kadın kamu görevlilerinin anneliğini, kadın emeğinin ev içine çekilmesi olarak gören algıları, kadının kılık-kıyafet yasakları üzerinden ev hapsine tabi tutulduğu fiili durumu görememeleri, ideolojik körlüğün yan etkisi olsa gerek. Kadının insan neslinin devamının garantisi olan doğurganlığını eşitsizlik kaynağı olarak görmek, daha da ötesinde dünyaya gelen çocuğun bütün sorumluluğunu kadına yüklemek, kadını cinsel meta sıfatıyla sınırlı bir zemine hapsetmeyi kadına saygı olarak yutturmaya çalışan bu zavallı zevatın zirve yaptığı maharetlerden biridir.
                
İnancını giyimine yansıttığı için bu ülkenin üniversitelerinin kapılarından içeri alınmayan genç kızlarımıza, başörtülü olduğu için görevlerine son verilen emek-ekmek mücadelesinin dışına itilen kadın kamu görevlilerine yapılanlar karşısında üç maymunu oynamayı tercih edenlerin dün olduğu gibi bugün de kadın emeğine, kadın kimliğine saygı göstermemeleri; inançları, özgürlükleri, kimlikleri için bedel ödemeyi onur sayan bizler ve bizim gibi düşünenler için tahminlerin doğru çıkması anlamı taşıyor.
              
  Kadın denildiğinde aklına “beden”den başka bir kavramın gelmediği bu zihniyetin bildik temsilcileri; kamu görevlilerini kandırılmaya müsait bireyler, sendikaları da siyasi partilerin gölgesine muhtaç eklenti örgütler olarak gördüğünü de itiraf etmektedir. Gerçektende, ülkenin bir bölgesini siyaset alanı olarak belirleyen bir siyasi partinin gölgesi altında mitingler/gösteriler ve eylemler yapan bu sendikamsı örgüt, emek hareketi olmak yerine emeği ve emekçileri istismar merkezi olmayı tercih etmiştir. Bu bakımdan, kişi herkesi kendi gibi bilirmiş sözünü doğrularcasına, örgütlü mücadelelerinin temelini kamu görevlilerini kandırmaya ve yanaşması olacakları bir siyasi parti zemini aramaya teşmil ettiklerini itiraf etmelerine vesile olmaktan mutluyuz. Kamu görevlilerinin itibar ettikleri sendikal duruş ve tercihlerin ortaya koyduğu bugünkü tablo, kendisini özgürlük hamisi gibi göstermeye çabalayan sendikamsı yapının gerçek yüzünü kamu görevlilerinin yıllar önce keşfettiğini gösteriyor.  Bu ülkeyi kan gölüne çevirmeye mevzilenmiş örgütlere üyelikleri açığa çıkmış olanlar; heveslerinin ve hedeflerinin aksine sürekli kan kaybettiklerini anlayınca haklarını arayacakları memurlar yerine hak arayan-hak alan Memur-Sen’e saldırmak için çamurlarla hem hal olmayı tercih etmişler. Bocalandıkları çamur madeni, sadece ellerini değil zihinlerini de kirlettiği için artık dillerinde de çamurdan başka bir nesne görmek mümkün olmuyor.
                
Zihinlerindeki çamuru mürekkep yaparak yazdıkları açıklamada yer verdikleri  “Tarihin hiçbir dönemi, muktedirlerin özgürlüğü için mücadele eden ezilenleri yazmamıştır!” ifadesini tashih etmeyi unutmuşlar herhalde. Onları düzeltmek zor olsa da ifadelerini düzeltelim; “Ne milletimiz ne de tarih; özgürlük için mücadele edenleri kıt aklıyla karalamaya yeltenen darbeci tetikçilerine ne zafer ne de onur bahşetmiştir.”
                
Kaynağı millet olan 12 Milyon 300 bin imzayı, darbe ürünü bir Yönetmeliğin butlanla malul hükümlerine mahkum etmeye yeltenen bu zevatın selefleri; kılık-kıyafet yönetmeliğine kadın kamu görevlileri için “pantolon” ifadesi eklemeyi özgürlük zaferi olarak ilan etmişlerdi. Ancak, aynı dönemde kadın kamu görevlilerinin başörtüsü nedeniyle devlet memurluğundan çıkarılmasını, resmi ideolojinin kadın giyimine ilişkin modeli ile başörtüsünün örtüşmediği gerekçesiyle günün şartlarına uygun bir tavır olarak görüp sessiz kalmışlardı.  Şimdi, herkesi kendileri gibi balık hafızalı sanıp bunun unutulduğunu sanıyorlar.
                
KESK, Anadolu coğrafyasını ve tarihini kuşatan medeniyetimizin hamurunu oluşturan inancın gereklerini yaşama hassasiyeti gösterenlere, tahammülsüzlüğünü bir kez daha sahneye koymuştur.
                
700 bini aşan kamu görevlisinin Memur-Sen’e üye olduğunu hiçe sayarak, kendilerinin yönlendirmesiyle uluslararası kuruluşa üyelik talebinin reddedilmesi üzerinden bizi itham etmeye çalışanlar, bu ülkenin iç dinamiklerine, milletin iradesine, kamu görevlilerinin tercihlerine itibar etmeyip dışa bağımlı olduklarını da kendi dillerince itiraf etmişlerdir.
                
Biz, milletimizin ve ülkemizin tarihine darbeler, muhtıralar ve vesayet iklimleri üzerinden bulaştırılan bütün kirleri temizlemeye, bütün yasaklara son vermeye talibiz.  28 Şubat’la hesaplaşmamız, YÖK’e ve kararlarına karşı duruşumuz, Milli Güvenlik dersine karşı çıkışımız, katsayı adaletsizliğine direnişimiz, toplu görüşmeye sırt dönüp toplu sözleşmeyi adres gösterişimiz,  kesintisiz sekiz yıllık eğitim dayatmasına son verişimiz bu talipliğin somut görünümleriydi. Milleti vesayet mahkumu yapan anayasanın ruhunu inciten anayasa değişikliklerine “Toplu Sözleşmeye de Toplumsal Sözleşmeye de Evet” kampanyasıyla desteklerken de, derin devletin yazdığı anayasayı hükümsüz kılıp kadim milletin yazacağı yeni anayasayla millet iradesinin hüküm süreceği özgür, demokratik ve sivil Türkiye mücadelemiz de bu talipliğin gereğidir. Biz, Anayasa değişikliğine Evet derken, tek mağdurunun kendileri olduklarını iddia ettikleri darbeyi kutsayan Anayasanın değişmemesi için örgütlerini harekete geçirenlerin; özgürlük, emek, demokrasi ve sendikal mücadele konusunda sözleri de sözlükleri de artık hükümsüzdür. Bize saldırıları da, bu hükümsüzlüğü artık kendilerinin de idrak etmesinden kaynaklanıyor. “Biz bir şey yapmıyoruz, bir şey yapamıyoruz” o zaman durumu değiştirenlere, yasaklara son verenlere, darbe ikliminin hükmünü bitirenlere sataşalım ve savaş açalım, kararına vardılar. Bu kararları onlar için, ışığa kanat çırpan kelebeğin idrakinden bile yoksun oldukları gerçeğiyle yüzleşmeye vesile olacak.  Bu ülkenin insanlarına, kamu görevlilerine hayatın bütün alanlarında özgür olmayı çok gören bu ikiyüzlü yapı, bakın gerçek yüzünü ve mevzisini nasıl ortaya koyuyor; “KESK, kamu hizmeti veren emekçilerin herhangi bir dinsel simge (türban, sarık, takke, haç vb) kullanarak kamu kurumlarında çalışmasına karşı durmaya devam edecektir.” Varlığım yasak üreten darbeci zihniyete armağan olsun demenin son versiyonu olan bu ifadeler, sendikamsı görünüme sahip bu örgütün, işverenlere değil kamu hizmetini sunanlara karşı direnişi tercih ettiğini, demokrasiyi değil darbeyi, millet iradesini değil darbe mevzuatını esas aldığını yoruma ihtiyaç bırakmadan ortaya koyuyor.
                
İdeolojik körlükleri yetmezmiş gibi başörtüsünü dinsel simge olarak görme şaşılığına da sahip oldukları ortaya çıkan bu zevat, dini ve dindarları hedef alan sendikal misyonunu gerçekleştiremeyeceğini anlamanın verdiği hüzünle saldırmaya ve kinini haykırmaya devam ediyor.  Milletini ve değerlerine yabancılaşmaya dayanan bu saldırı ve haykırma; sivil itaatsizlik eylemimizin kadın ve erkek kamu görevlilerine yönelik herhangi bir kıyafeti ya da kılığı kamu hizmetinin gereği olarak önermediğimizi aksine kadınlara ve erkeklere farklı yasaklar üreten ve tek tip kıyafet dayatan hükmen mülga bir Yönetmeliğin sınırlarını ve yasaklarını yok saydığını dahi idrak etmelerini engelliyor.
               
Bu noktada, sendikal misyonu sona ermiş bu sendikamsı örgütün bize saldırmayı hedefleyen açıklamasının kirli zihinlerine rağmen doğruyu ifade eden bir yönünü de ifade etmemek haksızlık olur. Açıklamanın başlığında yer verilen “Memur-Sen’in Yaptığı “Kılık-Kıyafet Serbestliği” Tartışması Özgürlük Talebi Değildir” ifadesi el hak doğrudur. Biz kimseden ama hiç kimseden özgürlük talep etmiyoruz var olduğuna tereddütsüz inandığımız kılık-kıyafet özgürlüğümüzü, Resmi Gazete’de yayımlanacak bir Yönetmeliğin hükmünün yazılmasını beklemeden hayata geçiriyoruz. Çünkü, özgürlüğün talep edileceğine değil ona doğuştan sahip olanlarca ve var olması için mücadele edenlerce bizzat yaşanacağına inanıyoruz.
                
KESK, açıklamasıyla Kemalist ideolojinin milletimizi ve değerlerini hiçe sayan fetvalarının yeni çığırtkanı, vesayetin yeni(k) borazancısı olduğunu ilan etmiştir.  Vesayet adına üstlendikleri bu görev kendilerinin bileceği bir iş, aslında borazandan ses çıkartmaya yetecek nefesleri kalmadığını anlamaları için onlar için iyi bir fırsat. Bize de onları bu gerçekle yüzleştirmek düştü.
 
MEMUR-SEN GENEL MERKEZ YÖNETİM KURULU

banner182
Son Güncelleme: 26.03.2013 12:44
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol