banner374
31 Temmuz 2015 Cuma 19:18
Bakan Avcı'dan Ülke TV'ye Özel Açıklamalar
 Ülke TV’nin canlı yayın konuğu olan Millî Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın yaptığı açıklamalardan öne çıkan başlıklar:

 

Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı

“Sürpriz oldu. ‘Bunu bekliyor muydunuz?’ diye sorulduğunda, ben beklemiyordum dedim. Paralel yapının medya organlarında bu işi ne kadar şaşkınlıkla karşıladığıma dair yorumlar yaptılar. Hayır, şaşkınlıkla değil, beklemiyordum ayrı bir şey, çok şaşırdım ayrı bir şey. Beklemiyordum, çünkü mahkemenin süreci, Anayasa Mahkemesi’ndeki süreç bu değildi, yani bu kararla sonuçlanacak bir süreç manzarası yoktu, çünkü yürütmenin durdurulmasına ilişkin talep daha önce aynı mahkeme tarafından ret edilmişti. Dolayısıyla biz de, sektör de, öğrenciler, veliler, hepimiz bunu mahkemenin muhtemel kararı hakkında bir ön işaret gibi de algılamakta mazurduk. Ama 1 Mart 2014’te açılan bu davaya mahkeme 8 ay sonra yürütmenin durdurulması talebini ret etti. 15 ay sonra da iptaline karar veriyor. Anayasa Mahkemesi’ne Cumhuriyet Halk Partisi tarafından götürülen kanunda sadece dershanelerle ilgili değil, başka konular da vardı. İrili ufaklı 8 madde, yani sonuçları itibariyle o kadar önemli olmayan 8 madde vardı, bunların birçoğunda da iptal isteminin reddine karar verdi. Ama özellikle dershanelerle ilgili kısmı da... Şunu söyleyeyim: Mahkeme görüşmeye başladığı zaman biz önce yazılı bir savunma verdik Millî Eğitim Bakanlığı olarak, neyi niçin yaptığımızı gerekçeleriyle mahkemeye sunduk. Ne zaman verdik? 31 Ekim 2014’te. Yine mahkemeden bu süre içerisinde bir ses soluk çıkmadı. Daha sonra 8 Temmuz’da bu konunun mahkemede görüşüleceği bilgisi bize gelince, daha önce biz zaten demiştik ki, görüşeceğiniz zaman biz sözlü olarak da gelip mahkemeye bu yazılı savunmamızda verdiğimiz görüşleri açıklamak istiyoruz. Nitekim 8 Temmuz günü saat 10:00’da ben ve arkadaşlarım mahkemeye gittik ve Başkana, üyelere ve diğer katılımcılara... Çünkü diğer katılımcılar kimler? Sendika, özellikle paralel yapıyla iltisaklı sendikaların, iki sendikanın temsilcisi, onlarla ilgisi olmayan maarif denetçi, daha doğrusu Millî Eğitim denetçileriyle ilgili bir sendika, bir de özel okul temsilcilerinin avukatlarının olduğu. Mahkemeye saat 10:00’da ben 1,5 saat süren bir açıklama yaptım, her bir iptali istenen maddeyle ilgili kendi görüşümüzü hukuki dayanaklarıyla birlikte mahkemede izah ettim. Daha sonra, öğleden sonraki bölüme ben katılmadım, çünkü Mecliste tezkere oylaması vardı, ama arkadaşlarımız devam etti. Millî Eğitim Bakanlığı Müsteşarımız devam etti, genel müdürlerimiz oradaydı, onlar da benim bıraktığım yerden diğer tamamlayıcı bilgileri mahkemeyle paylaştılar.  Şimdi burada enteresan bir şey oldu, siz de görmüşsünüzdür; mahkemenin gerekçeli kararı yayınlanmadan... Aslında usul olarak Anayasa Mahkemesi kararları ancak gerekçeleriyle birlikte yayınlanır, yani gerekçesi olmadan karar açıklanmaz. Burada da formel olarak, biçimsel olarak mahkeme bir açıklama yapmadı, gerekçeli kararını oluşturmadan bir açıklama yapmadı, fakat mahkemenin kararı dışarıya sızdırıldı.

Biz mahkemeye olan, yargıya olan saygımız nedeniyle, mahkeme süreciyle ilgili veya duyumların üzerinden yorum yapmamaya özen gösterdik. Fakat mahkemeden nasıl bir karar çıkacağı, hangi gerekçeyle çıkacağı konusu özellikle paralel medyada ve ona bağlı, onunla iltisaklı yayın organlarında geniş geniş yer aldı. Bunu, mahkemenin bundan sonraki işleyişinde, herhalde dikkate alması gereken bir zaaf olarak değerlendireceklerdir onlar da.

Şimdi bu kararı biz daha sonra gerekçesiyle birlikte yayınlandıktan sonra aldık, inceledik, daha öncesinde duyumlara dayalı olarak ortaya çıkabilecek muhtemel senaryoları inceledik, tartıştık, hem kendi aramızda, yani Millî Eğitim Bakanlığı bürokrasisiyle, hem de sektör temsilcileriyle bunları enine boyuna elden geçirdik, alternatif senaryolarımızı konuştuk. Zaten bu dershanelerin dönüşüm sürecini başından beri biz sektörün gerçek eğitimcileriyle... Aslında gerçek eğitimcileri derken şunu da söyleyeyim: Başından itibaren kimseyi dışlamadan, şu grup, bu grup demeden bu alanda faaliyet gösteren bütün kurumların temsilcileriyle, sivil toplum kuruluşlarıyla enine-boyuna görüşerek bu süreci oluşturduk. Yani yasalaşma süreci de böyle oldu. Yasa çıktıktan sonra bu dönüşüm sürecinin nasıl işleyeceğini belirleyen ikincil mevzuatı oluştururken de ve somut adımları atarken de sürekli olarak sektör temsilcileriyle istişareli halde götürdük. Nitekim daha sonra işte bu iptal davası ve arkasından ortaya çıkan durumla ilgili olarak da yine sektör temsilcileriyle bunu enine-boyuna görüştük. Yarın da nitekim yine sektör temsilcileriyle yaptığımız son hazırlıkları, Anayasa Mahkemesi kararları gereği yapmamız gereken ikincil düzenlemeleri, hazırladığımız ikincil düzenleme taslağını sektör temsilcileriyle de görüşeceğiz son olarak, daha önce de görüştük. Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürümüz de zaten sektörlerle daha önce bunları ayrıntılı olarak görüştü, onların taleplerini, beklentilerini, kaygılarını, muhtemel çözüm önerilerini, sorun alanlarını yine birlikte görüştüler. Daha sonra biz onları kendi aramızda bütün bunlara ‘nasıl çözüm getirebiliriz?’ bunları da konuştuk ve oluşturduğumuz çözüm önerisini ve buna ilişkin ikincil mevzuat düzenlemelerine dair görüşlerimizi, hazırlıklarımızı yarın da sektör temsilcileriyle konuşacağız.”

 

“Nihai kararımızı önümüzdeki hafta başında vereceğiz”

“Nihai kararımızı önümüzdeki hafta başında verip, bütün bu istişarelerden aldığımız geri dönüşleri de dikkate alarak son kararımızı oluşturup önümüzdeki hafta içerisinde kamuoyuna, ‘bundan sonraki süreç şöyle işleyecek’ diye ikincil mevzuatın da yayınlanmasıyla... Yani ikincil mevzuat şimdi bazıları için teknik olabilir. Kamu herhangi bir düzenlemeyi yaparken, işte anayasa var, sonra kanunlar var, kanunlarda yürütmenin yapması gereken işler, daha sonra yönetmeliklerle, tüzüklerle, yönergelerle yapılır biliyorsunuz. Dolayısıyla, ikincil mevzuat dediğimiz yönetmelikler ve yönergeler, onları da hazırladık, onlara da son şeklini verdikten sonra önümüzdeki hafta içerisinde bu sağdaki bütün muğlaklık, belirsizlik beklentilerini ortadan kaldıracak bir kesinlik içerisinde konuyu çözmüş olacağız inşallah. Şimdi anayasa hukuku, anayasa tekniği, uygulamalar, teamül, bu konudaki yasal ve anayasal kurallar şöyle: Yani çok özet olarak bununla ilgili olarak söylüyorum,  Anayasa Mahkemesi yasamanın yaptığı yasal düzenlemeleri, yani anayasa veya yasa değişikliklerini veya çıkardığı yasaları anayasaya uygunluk bakımından denetler, bunlardan anayasa uygun bulmadıklarını da gerekçeleriyle birlikte açıklar. Bu durumda eğer bir iptal kararı uygun bulmadıysa ve o yasayı iptal etme kararı verdiyse, o zaman yasama, yani Meclis tekrar o konuyla ilgili yeni bir yasal düzenleme yapar, orada boşluk oluşturmaz.

Anayasa Mahkemesi iptal kararı verir bazı durumlarda; ‘şu yasayı iptal ettim, ama bu iptal kararı bir sene sonra yürürlüğe girecektir’ der, demiştir. Niye bir sene sonra? O bir sene içerisinde o yasanın iptal edilmesi nedeniyle ortaya çıkacak olan yasal boşluğu yasama, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni yapacağı bir yasal düzenlemeyle, yeni çıkaracağı bir kanunla o boşluğu doldursun diye araya öyle bir süre koyabilir. Burada o süre yok. Burada o sürenin olmaması, yani burada yasal boşluk yok demiş olur dolayısıyla. Meclis’in ayrıca yeni bir düzenlemeyle dolduracağı bir yasal boşluk yok, burası çok net demiş olur.

Şimdi burada nedir son durum? Biz yaptığımız yasal düzenlemeyle, daha önce Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yaptığı yasal düzenlemeyle Özel Öğretim Kurumları Kanunu’ndan dershane ibaresini çıkarmışız, hem yasadan, yani kanundaki kurum tanımlarından çıkarmışız, hem de ikincil mevzuatta dershanelerle ilgili şeyler de böylece çıkmış oldu. Şimdi ‘bunu iptal ettim’ dediği zaman, anayasa tekniği bakımından, anayasa hukuku bakımından Anayasa Mahkemesi herhangi bir kanunu iptal ederken yasa koyucu gibi davranamaz. ‘Ben bunu iptal ettim’ dediği zaman, oraya ‘ben tekrar dershaneler tabiri koyuyorum, o da şudur’ diye yasal düzenleme yapamaz, yapmamıştır da zaten.”

 

“Anayasa Mahkemesi’nin kararı aslında dershaneleri de kapatıyor”

“Aslında ironik bir şey, ama bizim dönüştürmek için gayret gösterdiğimiz, dönüştürmek için pek çok adım attığımız dershanelerle ilgili Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı aslında dershaneleri de kapatıyor. Yani biz eğer kötü niyetli bir yaklaşımla bakarsak şunu yapabiliriz: Tamam, Anayasa Mahkemesi iptal etti, yasada da şu anda iptalden sonraki yasa metninde dershane diye bir kurum yok.  5580 Sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanununda sayılan kurumlar, okul vardır, yabancı okul vardır, azınlık okulu vardır, özel etüt eğitim merkezi vardır, kurslar vardır, ama dershane yok, dolayısıyla dershane dediğimiz kurumun yasal bir karşılığı şu anda yok, böyle bir boşluk var. Biz kötü niyetli bir yaklaşımla bakarsak diyebiliriz ki, ‘tamam, yasada böyle bir şey yok, yapacak bir şey yok, kusura bakmayın’. O zaman da piyasada şu anda dershane adı altında faaliyet gösteren kurumlar yasa dışı faaliyet gösteren kurumlar haline gelirler ve kapatılırlar. Anayasa Mahkemesi’nin kararının pratikteki muhtemel sonuçlarından biri bu olabilir, ama biz bunu yapmıyoruz. Biz ne yapıyoruz? Tamam, yasada şu anda dershane diye bir kurum tanımlanmıyor.

Anayasa Mahkemesi, iptal gerekçesinde 4 ilke açısından bakıyor. Gerekçeli kararda bu düzenlemeyi iptal ederken şimdi 4 kriter açısından bakıyor Anayasa Mahkemesi.  Yasamanın yaptığı bir düzenleme şu 4 kritere uygun mu? Ne o 4 kriter?

‘Hakkın özü, teşebbüs hürriyet, buna uygun mu?’ Buradan bir aykırılık görmemiş.

‘Demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun mu?’ Evet, uygun, onda da bir aykırılık görmemiş.

Bu temel hak ve özgürlükler ancak kanunla sınırlandırılabilir, dolayısıyla ‘teşebbüs hürriyeti de temel hak özgürlüklerden biri olarak ancak kanunla sınırlandırılabilir meselesine uygun mu, bu ilkeye uygun mu?’ Evet, bu düzenlemeyi kanunla yaptığımız için ancak kanunla sınırlandırılabilme kriterine de uygun.

Peki, niye iptal ediyoruz o zaman? Ölçülülük ilkesine uygun bulmuyor. Yani sen, evet, hakkın özüne uygun bir iş yapıyorsun, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun, ona aykırı olmayan bir işlem yapıyorsun, ancak kanunla düzenlenebilecek bir alanı kanunla düzenleyerek yine uygun, anayasaya aykırı olmayan bir iş yapıyorsun, ölçülülük ilkesi.

Şimdi ölçülülük ilkesini nasıl temellendiriyor? Şöyle: Diyor ki, insanların okul dışı eğitim alma hakkı, bunu kanunla sınırlandırabilirsin, demokratik düzene uygunluk açısından sınırlandırabilirsin, ama ölçülü bir şekilde yapman lazım. Biz Anayasa Mahkemesi’ndeki savunmamızda da söyledik, hala da aynı kanıdayız, evet, biz insanların okul dışı eğitim alma haklarını sınırlandırmıyoruz, zaten dönüşüm programının özü bu. Yani yasama tarafından verilen yetkiyle okul dışı eğitim alma hakkının nasıl kullanılacağını, nerelerde kullanılacağını, hangi kriterlere uygun kurumlarda kullanılacağını belirleme yetkisine sahiptir. Hatta yetki değil, görevidir Millî Eğitim Bakanlığı’nın. İster formel eğitimde, yani zorunlu eğitimde olsun, ister okul dışı eğitim alanlarında olsun, bütün eğitim-öğretim faaliyetlerinin hangi kurumlarda, hangi kriterlere uygun olarak nasıl yürütüleceğine, okul türleri, kurs türleri, özel eğitim kurumu türleri, o okul türlerinde, o özel eğitim kurumu türlerinde verilecek eğitimin niteliği, bunun denetlenmesi, orada uygulanacak programlar, bütün bunların hepsinin denetimi, gözetimi, Millî Eğitim Bakanlığı’na görev olarak verilmiştir. Dolayısıyla, Millî Eğitim Bakanlığı, yani yürütme bu konularda düzenleme yapma yetkisine ve sorumluluğuna sahiptir. Bizim yaptığımız bu sorumluluğun gereği olarak buraya yeni bir biçim getirmek, bu dönüşüm sürecinin özü budur.

Şimdi bunu yaparken, tamam, dershaneler başka bir kuruma dönüşüyor, ama okul dışı eğitim alma hakkını dengeleyecek, yani bu hakkın kullanılmasını sağlayacak ilave tedbirler almadığımızı söylüyor. Hâlbuki biz de aldığımızı söylüyoruz. Nasıl almışız?

Bir; çeşitli kurslar üzerinden yapılabiliyor bunlar.

İki; özel okul. Mevcut özel okul statüsüne uygun, ona dönüşebilecek kabiliyette olmayan kurumlar için geliştirdiğimiz bir temel lise formülü geliştirmişiz, onun da dışında okullarımızda takviye kursları açmışız. Dolayısıyla, öğrencinin okulda aldığı bilgileri, okulda aldığı eğitimi takviye edecek okul dışı imkanları hem özel okullar üzerinden, hem temel liseler üzerinden, hem takviye kursları üzerinden, hem diğer bilgi beceri kursları üzerinden, hem etüt eğitim merkezleri üzerinden sağladığımızı, o alanı genişlettiğimizi de düşünüyoruz. Fakat mahkeme o kanıda değil, daha da genişletmen gerekir diyor.

Şimdi biz de buna uygun olarak yönetmeliklerimizde, tamam, o zaman biz bu kurslarda şu programlara uygun olarak verilecek eğitimle bu alanı serbest teşebbüse açmış olacağız.

 

“Dershanelerin kanuni karşılığı yok”

“Sadece tabela değişikliğiyle bunu yapamaz. Şimdi oraya kurs dediği zaman, kursun kanunda bir tanımı var, kursun ne olduğu, nasıl eğitim verdiği, hangi beşeri ve fiziki altyapı çerçevesinde hizmet verebileceği yönetmelikle belirtilmiştir. Zaten bizim yaptığımız çalışmada yeni açılacak olan kursların hangi programları nasıl uygulayacakları da belirliyor.

Şimdi dershane meselesinde daha öncesinde çok ciddi bir başıbozukluk var, yani hangi dershane hangi programı uyguluyor, kime uyguluyor, kiminle uyguluyor, oradaki eğitimcilerin niteliği ne, nasıl mekanlarda uyguluyor, öğrencilerle öğreticiler arasındaki ilişkilerin niteliği vesaire. Ve destek kursu altında, yetiştirme kursu veya sınavlara hazırlık kursu altında verilen programların kaydı yok. Halbuki bizim bütün kurslarımızın, ister motorlu sürücü kursu olsun, ister kuaförlük kursu olsun, yani kurs adı altında çalışan, okul da aynı şekilde, özel okulların da ders programları Talim Terbiye Kurulu tarafından onaylanır. Önce Talim Terbiye Kurulu’na verilir, çerçeve programlar vardır, ona uygun olarak özel okullar programlarını hazırlarlar, Talim Terbiye Kurulu onaylar, ondan sonra yürürlüğe girer. Kurslarda da öyle, yani sürücü kursunda da kriterlerin ne olacağı, kurs veren elemanın niteliğinin ne olacağı, kurs veren aracın, otomobilin niteliğinin ne olacağı. Yani ben sürücü kursu açtım, tamam, otomobil ehliyeti vereceğim ama otomobilim yok, motosiklet üzerinde eğitim vereceğim diyemezsiniz. Dolayısıyla, hangi eğitimi hangi ortamlarda, hangi nitelikte vereceğinizin belli olması lazım. Dershanelerde bu yoktu, şimdi bu da bir disiplin altına girmiş olacak.

Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararında yetersiz bulduğu okul dışı ortamlardan eğitim alma hakkını genişleten düzenlemeyi biz ikincil mevzuatla yapıyoruz, hangi ölçeklerde, hangi kriterlerle, hangi ortamlarda verileceğini o yönetmeliklerle belirledikten sonra önümüzdeki hafta içerisinde netleştirip açıklamış oluyoruz, ondan sonra bu alandaki bütün belirsizlikler giderilmiş olacak.”

 

“Anayasa Mahkemesi bir kanunu iptal ettiği zaman, eski kanunu ihya etmiş olmaz”

“Şimdi ben bu konuyla ilgili düzenlemeleri yapmaktan Sorumlu Bakanlığın başındaki adam olarak mahkemeyle böyle bir polemiğe girmeyi doğru bulmam. Bu polemiğe giren veya bu tür kanaatleri olan arkadaşlarımızın da haksız olduğunu söylemem. Şimdi mahkemenin kararını doğru buluyor muyuz? Hayır, ben de doğru bulmuyorum, mahkeme yanlış bir karar vermiştir. Peki, yanlış bir karar vermişse bunun gereğini yapmayacak mıyız? Hayır, gereğini yapıyoruz. Gereği nasıl olacak?

Şimdi orada kamuoyunun şunu iyi anlaması lazım: Anayasa Mahkemesi bir kanunu iptal ettiği zaman, eski kanunu ihya etmiş olmaz, yani kendini yasa koyucu yerine koyarak ben bunu iptal ettim, dolayısıyla eski kanun da ihya oldu; hayır. Şu anda yürürlükte olan, bu iptal kararından sonra yürürlükte olan 5580 Sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanununda dershane diye tanım ve dolayısıyla ona bağlı olarak ikincil mevzuatta dershane diye bir tanım yok.

Bu iptal davasını açan 124 milletvekili Meclis açıldığı zaman bir yasa teklifi verirler, Anayasa Mahkemesi bunu iptal etti, ama orada bir boşluk var, ‘biz şimdi şöyle bir dershane kanunu çıkartıyoruz dershane şudur, Özel Öğretim Kurumları Kanununa böyle bir dershane kurumu ilave edelim’ diye bir kanun teklifini geçirebilirlerse Meclis’ten o zaman biz de oraya yazarız, evet, ‘yeni bir kanun çıktı, dershane diye bir kurum yeniden ihdas edildi’ deriz, ama şu anda yok.

 

“Bu kanuna ilişkin yeni bir kanun teklifi verilecek mi?”

“Hayır, bizim buna ihtiyacımız yok. Biz ikincil düzenlemeyle, yönetmeliklerle yapacağımız düzenlemelerle, zaten Anayasa Mahkemesi’nin gerekçesinde belirttiği ‘sen alternatiflerini biraz daha genişlet, okul dışı eğitim alma imkanlarını’... Zannediyorum Anayasa Mahkemesi bunu özellikle mezunlar açısından etkilenmiş olabilir.

Yani tamam, biz takviye kursları açtık okullarımızda. Geçen yıl 2 milyonun üzerinde öğrencimiz okullarımızda takviye kursu aldı. Takviye kursu nedir? Normal dersler bittikten sonra öğretmenlerimiz tarafından bütün isteyen öğrencilerimize verilen ücretsiz kurslar. Yani dershanelerin verdiklerini iddia ettikleri eğitimin ücretsizini, ama bunlar dershane değil, çok daha iyisini okullarımızda kendi öğretmenlerimiz tarafından takviye ediyoruz zaten. Öğrenci matematikte iyi yetişemediğini düşünüyorsa, açılan matematik takviye kursuna kaydını yaptırıyor, hafta sonunda ücretsiz olarak o takviyeyi alıyordu. Geçen sene bunu 2 milyonun üzerinde öğrencimiz aldı, bu sene daha da fazla sayıda öğrenimiz bundan yararlanacak.

 

Mezunlar halk eğitim merkezlerinde takviye kursu alacak

Ama mahkeme gerekçesinde yazmıyor, ama biz onu çıkarıyoruz, ´okullarda kendi öğrencilerinize, yani öğrencilik statüsü devam edenlere bunu veriyorsunuz. Peki, okulu bitirmiş olan mezunlar bu tür destek almak isterse, takviye almak isterse, yani mezun olmuş, ama üniversiteyi kazanamamış, o çocuklar, o gençler takviye kursu almak isterlerse?’Onun da cevabını verdik orada aslında, onlar da halk eğitim merkezlerimizde verilmekte olan takviye kurslarımızdan yararlanacaklar. Okullarımızda öğrencilerimiz, halk eğitim merkezlerinde ise mezunlar, yani liseyi bitirmiş üniversiteye girmemiş, tekrar takviye almak istiyor, onlar da halk eğitim merkezlerinde alacaklar demiştik. Ama bu da diyelim ki mahkemeye yeterince alternatif gibi görünmemiş olabilir, o zaman işte şimdi kurslar üzerinden bu alternatifleri biçimlendiriyoruz.”

Geçen sene açılan takviye kurslarımızı söyleyeyim... 18 bin 290 okulda 179 bin 306 kurs açıldı. Matematik, kimya, fizik vesaire 179 bin sınıfta takviye kursu açıldı. Bu kurslara 2 milyon 687 bin 946 öğrenci devam etti geçen yıl. Hafta sonu kurslarında 112 bin 284 öğretmenimiz görev yaptı. Onlara da ayrıca teşekkür ediyorum. Çünkü bu öğretmenlerimize kurs ücreti olarak verdiğimiz para -öyle parayla yapılacak bir iş değil- bu tamamen öğretmenlerimizin idealistçe gerçekleştirdikleri, öğrencilere sundukları bir hizmet. 2 milyon 687 bin 946 öğrenci geçen sene bu kurslardan yararlandı.”

 

“Dershane eğitimi meselesi bir illüzyon”

“Şimdi ben başından beri hep onu söylüyorum, bu dershane eğitimi meselesi bir illüzyon, bir yanılsama. Çünkü dershanelere giden öğrencilerin profiline baktığınız zaman, biz bunun uzun uzun araştırmalarını yaptık, dershaneye kimler gidiyor, bu giden öğrencilerin üniversiteye giriş sınavlarındaki başarı durumu nedir? Bunlara baktığımız zaman şunu görüyoruz: Bir; dershane diye tek bir tip kurum yok, -dershane var dershane var- zaten fiyatlarından da belli. Yani 2 bin liraya da dershane var, 40 bin liraya da dershane var.

Bu dershanelere kimler gidiyor? Bu dershanelere öğrencilerin özellikle fen liseleri, sosyal bilimler liseleri gibi zaten herhangi dershane takviyesi almasa da sınavlarda başarılı olması beklenebilecek okullardan öğrenciler daha çok gidiyor. Yani dershane öğrencilerinin büyük bir bölümü fen lisesi, sosyal bilimler lisesi ve Anadolu lisesi öğrencileri. Mesleki teknik eğitim liselerinden, imam hatip liselerinden öğrencilerin dershanelere gitme oranı çok düşük. Toplam öğrencinin içerisinde zaten dershaneye gidebilen öğrencinin sayısı yüzde 15 civarında, ama onun içerisinde de asıl takviyeye ihtiyacı olduğu varsayılabilecek öğrenciler çok az sayıda. Yani zaten önde koşmakta olan, zaten hızlı koşmakta olan öğrenciler dershanelerle biraz daha belki hızlandırılıyorlar, o kadar.

Ha, bir de şu oluyor: Dershanelerin kendi içlerinde de klasmanı var, ücretlerinden de belli, ayrıca aynı dershanenin içerisinde farklı sınıflar var. Şimdi çocuğu dershaneye giden veliler ‘hoca doğru söylüyor’ diyecekler. Yani A sınıfı, B sınıfı, daha başarılı öğrencilerin toplandığı bir sınıf, o kadar başarılı olmayan öğrencilerin toplandığı, yani ligler var, birin lig,  ikinci lig, üçüncü lig sınıfları gibi. Pek çok dershane kendi reklamını yapabilmek adına çok seçilmiş öğrencilerden oluşturulmuş bir sınıf kuruyor, o sınıfa zaten çok başarılı olan, okullardan zaten başarıları nedeniyle burs vaatleriyle toplanmış olan öğrencileri o sınıfa oturtuyor, onlara çok özel bir eğitim veriyor ve sonra o öğrenciler sınavlarda başarılı olduğu zaman ‘işte dershanenin başarısı’. Peki, dershanenin diğer sınıflarındaki öğrencilerin başarı durumu ne? Bunların kayıtları yok. Şimdi bizim yapacağımız kurs düzenlemelerinde hangi kursa kim gidiyor, ne kadar ders veriyor, okulundaki durumu ne, bunların hepsinin kayıtları tutulacak, yani bu saha ciddi bir denetim altına da alınmış olacak. Dolayısıyla, dershanelerdeki o başarı hikâyeleri bir illüzyondur.

Yani o çocuğun başarısında haftanın 5 günü gittiği okulun mu payı var, yoksa hafta sonlarında gittiği dershanenin mi payı var? O çocuğun o başarısında bizim okulumuzdaki öğretmenlerimizin verdiği eğitimin mi payı daha yüksek, dershane öğretmenin verdiği mi? Nereden biliyorsunuz? Bizim öğretmenlerimizin hakkını niye gözetmiyorsunuz? Pekâlâ, o çocuklar zaten başarılı oldukları, o okullarda aldıkları eğitimle de o sınavı kazanmış oluyorlar. Dolayısıyla, dershane olmaksızın üniversite kazanılamaz, dershane olmaksızın şu olmaz, bu olmaz, bunların hepsi bu sektörde oluşturulmuş olan büyük illüzyonun parçalarıdır.

Ama buna rağmen biz okuldaki eğitimi kendince yeterli bulmayan, daha fazla takviyeye ihtiyaç duyan her öğrencimize okullarımızda zaten geçen yıl başlattığımız ücretsiz takviye kursları var, bu sene bunlar daha da artarak devam edecek, onun dışında da kurslarla takviyelerini alabilirler.”

 

2 bin 270 kurum dönüşüm programına aldındı

“2 bin 284 kurum dönüşüm için müracaat etti, yaklaşık 3 bin 500 kurumdan 2 bin 284’ü ‘dönüşmek istiyorum, ben de özel okul olmak istiyorum veya başka bir kurs türüne dönüşmek istiyorum’ diye. Biz bu müracaatları aldıktan sonra, onların mali yapıları vesaire gibi durumlarına bakarak değerlendirdikten sonra, ‘tamam, senin kriterlerin dönüşüme uygun, sen çalışmalarına başla´ dediğimiz 2 bin 284 müracaattan 2 bin 270, demek ki dönüşüm için 14 tanesini uygun bulmamışız.

Bunlardan da bugüne kadar bin 33’ü dönüşmüş. Neye dönüşmüş? 891’i temel lise olmuş, 127’si ortaokul olmuş, 6’sı ilkokul olmuş, 5’i okul öncesi eğitim kurumu olmuş, 4’ü Anadolu lisesi olmuş, toplam bin 33 kurum dönüşmüş.

Bir de, bu dönüşüm programı başladıktan sonra kendi isteğiyle kapanan, yani ‘ben dönüşmek de istemiyorum, mevcut halde de devam etmek istemiyorum’ diyen 430 kurum var.

Tabi hiçbir kurumun kapısında paralel yapı yazmaz, yazmıyor, dolayısıyla biz de bu kurumları Millî Eğitim Bakanlığı olarak resmi işlemlerimizde paralel olanlar, olmayanlar diye ayırt etmiyoruz. Biz dönüşüm için müracaat eden kurumların fiziki alt yapılarına bakıyoruz, beşeri altyapılarına bakıyoruz, haklarında herhangi bir yasal soruşturma olup, olmadığına bakıyoruz, mali yapılarına bakıyoruz. Yani niye bunlara bakıyoruz, mali yapıları mesela niye ilgilendirir? Şunun için: Geçmişte Türkiye, özel yüksekokullar faciası yaşamıştı. Yani vakıf üniversitelerinden önce birtakım özel yüksekokullar kuruldu, bunlar öğrenci kaydettiler, ama birçoğu mali yapıları uygun olmadığı için işlerini tasfiye ettiler, yürütemediler, o öğrenciler ortada kaldı. O yüzden vakıf üniversiteleri kurulurken, vakıf üniversitelerine ilişkin kanuni düzenleme yapılırken şöyle bir madde getirildi: Her kurulan yeni vakıf üniversitesinin bir hami devlet üniversitesiyle irtibatı vardır. Yani herhangi bir vakıf üniversitesi maddi bakımdan veya herhangi bir nedenle zorluğa düşer, öğrencilerini okutamaz, ‘ben işi bırakıyorum, yürütemiyorum, iflas ettim, vakfın gelir kaynakları bu işi sürdürmeye yetmiyor’ dedi. Ne olacak peki orada okuyan öğrenciler? İşte bunlar ortada kalmasınlar diye kuruluşundan itibaren YÖK bunlara izin verirken her bir vakıf üniversitesine bir hami üniversite tayin eder. Diyelim A vakıf üniversitesinin hami üniversitesi İstanbul Üniversitesi’dir. Eğer o A vakfının üniversitesi bir sıkıntılı duruma düşerse İstanbul Üniversitesi onun öğrencilerini almayı ve mezun etmeyi taahhüt etmiştir.

Şimdi biz bu dönüşüm sürecini planlarken, yasal düzenlemesini yaparken bunu da düşündük. Yani kurulacak olan özel okullar, dershaneden dönüşüp özel okul olacak kurumlar ya aldıkları öğrencileri mezun edene kadar ayakta kalamazlarsa, herhangi bir nedenle maddi bakımdan sıkıntıya düşer ve sonra bu öğrenciler ortada kalırsa ne yapar? Onun için bir devlet okuluyla bunları zaten yatay geçiş imkanı olduğu için buna gerek görmedik. Ama onun dışında, şimdi bunları da yapıyoruz, dönüşen bin 33 kurum her bakımdan incelenerek alınmıştır. Yani haklarında herhangi bir cezai soruşturma var mı, kurucuları herhangi bir suça bulaşmış mı, herhangi bir suç örgütüyle ilişkisi var mı, mali yapıları ne durumda? Mesela çalıştırdığı personeli sigortasız çalıştırmış, kayıtlardan bunu gördüğümüz zaman bu tür mali suçlar veya idari suçlar veya herhangi bir başka adi suçları, yasa dışı örgütlerle ilişkileri savcılık soruşturması vesaireyle belirlenenler hakkında daha temkinli veyahut elimizde somut şeyler varsa da onu değerlendirme dışı alırız.”

 

Resim, sanat, kültür ve spor alanlarında da takviye kursları açıyoruz

“Takviye kursları sadece ders, fizik, kimya, matematik değil, mesela beden eğitimi alanında da öğretmenlerimiz kurs açabilirler. Biz başından beri kamuoyunda TEOG sınavları diye bilenen düzenlemeleri de yaparken hep şunu söyledik: ‘Öğrencileri sadece derslerde gösterdikleri başarılarla değil, diğer alanlarda da, sanatta, sporda, çeşitli kültürel aktivitelerde, sosyal çalışmalarda gösterdikleri etkinlikleri de değerlendirmeye alalım. Çocuklarımızı sadece dersleriyle değil, bütün diğer alanlardaki başarıyla da değerlendirelim’.Bunlarla ilgili kurslarda açıyoruz. Resim kursu, beden eğitim, basketbol, hentbol, futbol, değişik sanat alanlarında, kültür alanlarında, spor alanlarında da okullarımızda takviye kursları açıyoruz. Dolayısıyla, takviye kurslarımız sadece belli derslere ilişkin değil ama velilerin çocuklarının daha çok bu derslerle ilgili takviye almasını istediklerini gördüğümüz için onlar daha çok, ama diğerleri de var.”

 

Her türlü eğitim-öğretim faaliyeti Millî Eğitim Bakanlığı’nın bilgisi dışında mümkün değil

“Yasalar hangi ad altında olursa olsun her türlü eğitim-öğretim faaliyetinin Millî Eğitim Bakanlığı’nın izni, denetimi ve gözetimi altında yapılmasını öngörüyor, emrediyor. Dolayısıyla, kanunda karşılığı olmayan bir kurum türü üzerinden, yani siz ben medrese açıyorum, bu benim müteşebbis özgürlüğüm de diyemezsiniz, ben akademi açıyorum, ben dershane açıyorum, ben kurs açıyorum diyemezsiniz.Millî Eğitim Bakanlığı’nın bilgisi, ruhsatlandırması ve denetimi dışında bu tür faaliyetler yasalarla zaten mümkün değil, hatta anayasaya göre de. Mesela anayasa diyor ki, din eğitimi devlet eliyle yapılır, o yüzden mesela siz özel imam hatip okulu da açamazsınız; bunu biliyor muydunuz? Yani özel okul açabilirsiniz, ama özel imam hatip okulu açamazsınız anayasanın gereği olarak. Anayasa Mahkemesi’nin kararı geriye doğru işleyerek eski yasayı, iptal edilmiş olan tanımları ihya etmiyor.  Bu, anayasa hukuk tekniğinin en basit kurallarından bir tanesi, o yüzden doğrusu bazı hukukçular bu alanda beni çok şaşırttı. Şimdi isim vermeyeyim ama çok meşhur, kamuoyunda tanınan, yüksek mahkemelerde başkanlık yapmış olan ve hatta daha önce Anayasa Mahkemesi’nin bir başka kararıyla ilgili, bundan 7-8 sene önce bir başka kararıyla ilgili kendisinden yorum istenen bir yüksek mahkeme emekli başkanı o zaman şöyle bir ifade kullanmıştı: ‘Anayasa Mahkemesi kararları gerekçeleriyle birlikte açıklanır, bu konuyla ilgili karar henüz gerekçeli olarak açıklanmamıştır, dolayısıyla ben bir hukukçu olarak bu konuda yorum yapmayı uygun bulmam’ deyip yorum yapmayı ret etmişti. Şimdi aynı kişi Anayasa Mahkemesi’nin bu konuyla ilgili kararına ilişkin gerekçeli karar açıklanmadan duyumlar üzerinden şu şöyle olur, bu böyle olur filan diye beyanat verdi. Yani isim vermeden kim olduğunu kendisi anlamıştır. Bu süreçte pek çok saygın hukukçudan, anayasa hukukunda uzman hocalarımızdan görüşler aldık. Hiçbirisi bize Anayasa Mahkemesi’nin bu gerekçeli kararına bakarak bu gerekçeli karar üzerinden, ‘Evet, şimdi geriye döneceksiniz’ demedi. Tam tersine, hepsinin bize ilk uyarısı, ‘Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı daha önce yapılmış olan değişikliği ihya etmez’. İlgili kanuna, kanun repertuvarına da baktığınızda orada göreceksiniz,  dershane diye bir tanım yok, olmaz zaten. Ancak, iptal davasını açanlar giderler önümüzdeki Meclisten, ‘Anayasa Mahkemesi bakın iptal etti, şimdi burada bir boşluk var, bu boşluğu doldurmak için biz dershane kanunu çıkartıyoruz’ derler, o zaman olur ama şu anda yok.

Dönüşüm sürecinde müracaat etmeyen kurumlar, yeni kanuna uygun olarak statülerini belirleyecekler, kanundaki statülerden birine dönüşecekler. Biz kötü niyetli olsak, ‘Anayasa Mahkemesi bu kanunu da iptal ettiğine göre, kanunda da dershane diye bir kurum kalmadığına göre, kusura bakmayın, dönüşümü kapatıyoruz’ deriz. Öyle yapmıyoruz. Özel Öğretim Kurumları Kanunda da tanımlanmış olan türler var, özel okullar, azınlık okulları, yabancı okullar, etüt eğitim merkezleri, çeşitli kurslar. Şimdi biz o çeşitli kursların içerisinde bu tür kurumların dönüşebileceği bir kurs türünü tanımlıyoruz.O kurs türü üzerinden, bizim tanımladığımız o yeni statü üzerinden faaliyetlerini tamamlanan çerçevede yürütebilirler. Onun için de ruhsatlarının yenilenmesi gerekecek.”

 

Temel Liseler

“Temel liseler dönüşüm sürecinde dershaneden hemen özel okula dönüşemeyecek olan kurumlar için geliştirdiğimiz bir ara kurumdu. Ne demek istiyorum? Şu: ‘Özel okul açmak için belli kriterler var, bir özel okul açmak için Özel Öğretim Kurumları Kanununda özel okul tanımlarken ne yapacağını söylüyor, sonra yönetmelikte de bu kurumun hangi kriterlerle açılacağı belirleniyor, işte bahçesi şöyle olacak, asansörü böyle olacak, sınıfları şöyle olacak, laboratuvarı, yani bütün fiziki imkanları tanımlanmıştır, öğretim kadrosu böyle olacak.’

Bazı dershaneler bu kriterleri hemen karşılayacak durumda olmadıkları için, ama iyi niyetli olarak da, ‘Tamam, biz bu dönüşüm programına inanıyoruz, güveniyoruz, biz de dönüşmek istiyoruz, ama bize bir geçiş süreci tanıyın’ dedikleri için...Biz sektörle istişari olarak yürütmemizin bir faydasını burada gördük. Dediler ki, ‘bize bir geçiş formülü oluşturun, mesela 4 sene içerisinde, bazılarımız 3 sene içerisinde, bazılarımız 4 sene içerisinde bu şartları sağlarız, ama arada faaliyetlerimizi sürdürebileceğimiz bir kurum türü tanımlayalım’ temel lise buradan çıktı. Dedik ki, ‘tamam, özel okullarda aranan bütün kriterleri aramayalım, bu kriterleri biraz esnetelim, yani bahçem yok, bahçe koşulunu biraz gevşetelim. Ama siz de bize taahhüt imzalayın, 4 yıl içinde ben özel okul kriterlerini karşılamak üzere temel liseye dönüşeceğim, 4 sene sonra da kanunda, yönetmeliklerde tanımlanmış biçimde özel okul olacağım’ bu taahhütlerle bu temel liseler açıldı.

891 tane temel lisemiz var. Bunlar öğrencilerini kaydetmeye devam edecekler, kendilerine verilen programları uygulamaya başladılar, önümüzdeki dönemde de devam edecekler.Hatta yeni düzenlemeden bunlar daha da çok yararlanmış olacaklar.Dolayısıyla 4 yıl sonra da bunlar gerekli kriterleri de karşılayarak standart özel okullara dönüşmüş olacaklar.”

 

Dershane illüzyonunu dağlıyor

“Anayasa Mahkemesi’nin kararından da görüyoruz ki bazıları anlamamışlar meseleyi. Ama genel olarak kamuoyunda dershane illüzyonunun artık dağılmakta olduğunu gösteren işaretler var, onu görüyoruz. İşte şu dönüşmeyi kabul eden ve dönüşen 891 kurum, bunlar diyorlar ki ‘biz temel lise olduktan sonra veya Anadolu lisesi olduktan sonra, yani dershaneden düzenli okula dönüşürken ve dönüştükten sonra eğitimci olduğumuzu anladık.’ Hatta 2 ay önce İstanbul’da bir toplantı düzenlediler bu dershanelerin şemsiye kuruluşları, sektörün 5 büyük şemsiye kuruluşu bir toplantı düzenlediler ve bize özel olarak teşekkür ettiler bu düzenlemeleri yaptığımız için. Dolayısıyla sektör anladı, sektörün art niyetli olmayan, gerçekten eğitimci olan sektör temsilcileri bunu anladılar. Onun için biz onlarla yaptığımız işbirliğinden fevkalade memnunuz. İnşallah bundan sonraki yolu da birlikte Türk eğitimine katkı verecek şekilde birlikte yürüyeceğiz.

Bütün bu paralel yapı vesaire tartışmaları, o darbe girişimleri filan ortada yokken, kalkınma planlarında, stratejik planlarımızda bu dershanelerin bugün kullandığımız anlamda değil, yani siyasi anlamda değil, eğitime paralel yeni bir eğitim düzeni kurduğunu, okulların geri plana itildiğini, okullardaki müfredatın önemsizleştirildiğini, devlet okullarında veya özel okullarda eğitim veren öğretmenlerimizin itibarsızlaştırılmak istendiğini, emeklerinin görmezlikten gelindiğini, dolayısıyla okullarımızın, müfredatımızın ve öğretmenlerimizin tekrar merkeze konduğu bir düzenleme yapılması gerektiği yıllardan beri 10 yıllık kalkınma planlarında, Millî Eğitim Bakanlığı’nın strateji belgelerinde yer alan hususlardır. AK Parti’nin bütün bildirgelerinde kuruluşundan itibaren bu dershane düzeninin mutlaka bir kurala bağlanması gerektiği ve okullaşmanın teşvik edilmesi gerektiği, özel okullaşmanın teşvik edilmesi gerektiği, bunların özel okullara dönüşmesi gerektiği sürekli vurgulandı.”

 

Özel okullaşma oranı yüzde 2’den yüzde 7’ye yükseldi

“2002 yılında yanlış hatırlamıyorsam özel okullaşma oranımız yüzde 2,2’ydi, şimdi yüzde 7’yi geçti, daha da artacak. OECD’de ortalama yüzde 17, bazı ülkelerde çok daha yüksek. Dolayısıyla, burada ciddi bir potansiyel var. Bizim Anayasa Mahkemesi’ndeki meselenin sosyal boyutuyla ilgili yaptığımız açıklamalarda onların kabul gördüğü buradan görülüyor gerekçeli kararda,  onu vurguluyoruz. Yani burada çok büyük bir emek ve sermaye ve altyapı heba ediliyor, şey de dönüyor, yani patinaj yapıyor. Dershane dediğimiz kurumlar, aslında burada binlerce derslik var, pek çok eğitimci buralarda emek sarf ediyor ve bunlar neyi yapmış oluyorlar? Sadece birtakım test teknikleriyle çocukları sınavlara hazırlamış oluyor. Bunları biz normal eğitim sistemine dahil ettiğimiz zaman Türkiye’nin eğitim kapasitesi daha da artacak diye de bunları düzenledik. Nitekim işte şimdi ne olmuş oldu? yaklaşık 3 bin 500 tane dershane vardı,  Anayasa Mahkemesi kararına kadar bunların bin 33 tanesi dönüştü, Türkiye bin 33 tane yeni okul kazanmış oldu. Bu kötü bir şey mi?

 

Paralel yapının dezenformasyon kampanyası

“Özellikle son dönemde bu dershane üzerinden başlayan tartışmalar, girişte sizin özellikle vurguladığınız tezgahların bir devamı olarak da bu konuda çok ciddi sistematik bir dezenformasyon, yanlış bilgilendirme, çarpıtma ve kötüleme kampanyası yürütülüyor.

Dünyanın her yerinde eğitim sistemleri çok dinamik sistemlerdir, çünkü en hızlı gelişen teknolojiler enformasyon, iletişim, bilişim teknolojileri, yani eğitim sektörünün kullandığı, kullanabileceği, yararlandığı teknolojiler en hızlı değişen teknolojiler. Teknolojiler bu kadar hızlı değişirken eğitim sistemi hiç değişmeden kalsın, her şey eskisi gibi devam etsin derseniz yanlış yapmış olursunuz. Hayatın her alanında çok radikal, çok devrimci değişiklikler olurken, eğitimin statik kalmasını istemek yanlış. Ha diyebilirsiniz ki, ‘tamam, değişsin ama, bunun sonuçları olumlu olsun, oysa bizdeki değişimlerin sonuçları olumsuz oldu.’ Hayır, bütün göstergeler yaptığımız bütün değişikliklerin eğitimimizi her defasında bir adım daha ileri götürdüğünü gösteriyor. Yalnız eğitim alanında yapılan düzenlemelerin olumlu sonuçlarını hemen görmezsiniz.

 

12 yıllık zorunlu eğitim getirdik. Daha önce 8 yıllıktı zorunlu eğitim, bu 12 yıla çıkarıldı. Bunun sonucunu biz ne zaman göreceğiz? En az 12 yıl sonra göreceğiz. Yani 12 yıllık zorunlu eğitime başlayan çocuklar... Hatta 16 yıl sonra göreceğiz. Bu çocuklar 12 yıllık zorunlu eğitimi alacaklar, sonra üniversiteye gidecekler, 4 sene üniversitede okuyacaklar ve 16’ncı senenin sonunda 12 yıllık zorunlu eğitimden geçmiş öğrenciyle daha öneki 8 yıllık zorunlu eğitimden geçmiş öğrencinin performanslarını karşılaştırdığımızda 12 yıllık zorunlu eğitimin ne getirdiğini o zaman göreceğiz, 16 sene sonra göreceğiz. Herhangi bir ders programında yaptığımız değişikliklerin sonucu ancak o çocuklar meslek hayatına atıldıklarında veya üniversiteye gittikleri zaman. Diyelim ilkokulda yaptığınız bir düzenlemenin sonucunu ortaokulda 4 sene sonra görürsünüz, lisede 8 sene sonra görürsünüz, üniversitede 12 sene sonra görürsünüz, gerçek hayatta 16 sene sonra görürsünüz.”

 

Arkasında güçlü bir siyasi irade olmayan iktidarlar eğitim alanında değişiklik yapmazlar

“Eğitim alanında yapılan her türlü değişiklik çok uzun vadede, olumluysa da, olumsuzsa da uzun vadede görülür sonuçları. O yüzden zaten arkasında güçlü bir millet desteği olmayan, güçlü bir siyasi irade olmayan iktidarlar eğitim alanında değişiklik yapmazlar, tıpkı belediyelerin altyapı yatırımları gibi. Belediyeler yolları kazmaktan, altyapı, kanalizasyon filan işlerine girmekten hiç hoşlanmazlar. Niye? Çünkü vatandaş sadece o işler yapılırken yaşadığı zorlukları görür, sokağında kazılan çukurları, işte kışsa çamuru vesaireyi. Sonra işler biter kapatılır, temiz su gelir veya işte altyapı düzelir; onu fark etmez, artık onu unutur, yani onun faydasını, onu kazanılmış bir hak olarak alır yan cebine koyar vatandaş, ama kışın yürüdüğü çamurlu yolları unutmaz. Şimdi eğitim alanında yapılan düzenlemelerde de biz velilere ne tür güçlükler çıkardığımızı, zaman zaman... Bizim hatalarımız yok mu? Tabi var, yani kendi yaptığımız bazı işlerdeki. İşte kayıt sisteminde, nakil sisteminde, tercih robotunun yaptığı abuk sabuk dağıtımlarda...

Tercih robotunun çok basit bir mantığı vardı, ama velinin bunu kabul etmesini beklemek -yani kabul etmeyebilir insanlar- ama onun bir mantığı var. Biz hiçbir öğrencimiz devlet teşvikin mahrum kalmasın diye onları mutlaka bir devlet kurumuyla irtibatlı gösterdik, dolayısıyla adrese dayalı halkalar çiziyor tarama, en yakından başlayarak uygun bir yere yerleştirdi.

Şimdi biz her yaptığımız düzenlemede karşımıza çıkan aksaklıklardan liste çıkararak, ibret alarak her işlemimizi biraz daha iyileştirmeye çalışıyoruz. Yani her şeyi mükemmel yapıyoruz gibi bir iddiamız da yok, ama iyiye yöneltmek için, iyi yapmak için mümkün olduğu kadar çocuklarımızı, öğretmenlerimizi, velilerimizi daha uygun koşullarda eğitim sistemine dahil etmek için elimizden geleni yapıyoruz. Ama dediğim gibi, bunların sonuçlarını biz çok uzun vadede alacağız.

 

“OECD raporlarında verdiğimiz teşviklerle ilgili çok övücü cümleler var”

 “Bütün uluslararası göstergelerde, bizim özel okula giden öğrencilere verdiğimiz teşviklerle ilgili OECD raporlarında çok övücü cümleler var. Bir örnek vereyim, 4-5 ay oldu galiba, Japonya Eğitim Bakanı geldi Türkiye’ye. Biz daha önce kendisiyle Japonya’da da görüşmüştük UNESCO toplantısı vesilesiyle, hem eğitim sistemlerimizle ilgili karşılıklı şeylerimiz var, hem de bizim Eskişehir’de yüksek teknoloji üniversitesi kurma tasarımız var. Onu da Japonlarla birlikte yapmak istiyoruz, onun için Japonya’yla da görüştük, Türkiye’ye gelince de görüşmenin devamını yapalım diye buluştuk. O görüşmeden sonra basın açıklaması yapıyoruz iki bakan, bir gazeteci arkadaş Türk eğitim sistemini nasıl buluyorsunuz, biraz da ironik bir şekilde,  Türk eğitim sisteminde yapılan düzenlemelerden yararlanmayı düşünüyor musunuz? Şimdi bu soruyu niye soruyor? Şunun için soruyor: Japon Eğitim Bakanı onun beklentisine göre diyecek ki, görüşüyoruz, ama biz eğitim sisteminden memnunuz, Türkiye’den alacağımız bir şey yok demesini bekliyor, o cevap için soruyor. Adamcağız da dedi ki, evet, büyük bir hayranlıkla takip ediyoruz, özellikle 12 yıl zorunlu eğitime geçişini Türkiye’nin bu kadar kısa sürede, bu kadar sorumsuz bir şekilde halletmiş olmasını büyük bir takdirle izliyoruz, biz Japonya’da bunu yapamadık. Bütün dünyada Türkiye’nin 12 yıllık zorunlu eğitime geçerken bu kadar sorunsuz geçmesi takdir toplamıştır dedi. Şimdi Japon Bakanının... Biz Türkler kendimizin yabancı gözler tarafından bu kadar açık övülmesine de pek alışık olmadığımız için, soruyu soran gazeteci arkadaş bile çok şaşırdı.”

 

Paralel medyanın kopyala-yapıştır yalan ve iftira haberleri

 “Ardı arkası kesilmeden sistematik bir biçimde her gün... Yarın açın bakın, ben şimdi yarınki gazetelerini görmedim, yarınki televizyon yayınlarını da bilmem, ama yarın özellikle bu grubun yayın organlarına bakın, mutlaka Millî Eğitim Bakanlığının nasıl çöktüğüne, nasıl aksadığına, Türkiye’de eğitimin nasıl iflas ettiğine dair haberler göreceksiniz. Yani işte Gümüşhane’de bir okulun penceresi kırıktır, çocuklar soğuktan donuyor,  eğitim sistemi çöktü. Böyle haberler çıktı, bunları atarak söylemiyorum.

En son yaşadığım bir örneği uygun görürseniz anlatayım, hakikaten ibret verici bir örnektir bu...

Şimdi bakın, 1 hafta önce bu paralel yapının yayın organlarından biri, Meydan Gazetesi’nin internet sitesinde bir haber çıktı, hala da orada duruyor, Millî Eğitim Bakanı Nabi Avcı KPSS’siz öğretmen atadı; haber bu.

Şimdi tam da bugünlerde çocuklar, gençler KPSS sınavına giriyorlar, herkes istikbal derdine düşmüş, KPSS sınavından gelecek notlarla bir yerlere girecek, öğretmen olacak filan, heyecanlı bir bekleyiş var. Ve bu kitleye diyorsunuz ki, 200 binin üzerinde öğretmen adayı KPSS sınavına girmiş, sonuçlarını bekliyor, inşallah iyi bir sonuç alacağım, ben de öğretmen olacağım diye beklerken böyle bir haberle karşılıyor, Nabi Avcı, isim vererek, manşet böyle, ‘Millî Eğitim Bakanı Nabi Avcı KPSS’siz öğretmen atamış.’ Haberi okudum, bu haber bana tanıdık geldi. Balıkesir’de bir öğretmeni, Meydan Gazetesi’nin internet sayfasının iddiası, bir öğretmeni ben Bakan olarak açıktan kafadan öğretmen olarak atamışım.

Şimdi haberi okur okumaz hatırladım, yani ben bu haberi biliyorum, bu haber bir sene önce 2014 Ocak ayında Taraf Gazetesi’nde çıktı, aynen kelimesi kelimesine. Sonra onu da buldurdum, iki haberi karşılaştırdık, Taraf Gazetesi’nden kopyalamışlar buraya yapıştırmışlar. Yalnız Taraf Gazetesi Nabi Avcı atadı demiyor, Millî Eğitim Bakanlığı KPSS’siz öğretmen atadı diye haber yapmış 2014 Ocak ayında, biz de o zaman buna tekzip göndermişiz. Ve tekzibimizde diyoruz ki, bakın sizin sözünü ettiğiniz Balıkesir’deki o öğretmen 1994 yılında atanmış, 1994. 1994 yılında KPSS yok, 1994 yılında atanan bütün öğretmenler KPSS’siz, yani o gün gerekli olan atama usullerine göre, o gün yönetmelikte ne yazıyorsa o usullerle;  94 yılında öğretmenler hangi yasal prosedürlere uygun olarak atanıyorsa, 94 yılında da bu öğretmen o yasal prosedürlere uygun olarak atanmış.

94’te atanmış bu adamlar, 3 yıl öğretmenlik yapmış, yani asaleti tasdik edilmiş, 3 yıl sonra asaleti tasdik edilmiş olan bu öğretmen istifa etmiş, ayrılmış öğretmenlikten, sonra 2012 yılının Ocak ayında tekrar öğretmenliğe dönmek istemiş. Şimdi 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununa göre öğretmen veya herhangi bir memur bulunduğu görevden istifa ederse iki defadan fazla olmamak şartıyla tekrar o göreve dönmek isterse dönebilir, bunun için ayrıca bir sınav filan yapılmaz. Yani bugün de asaleti tasdik edilmiş bir öğretmenimiz istifa etse, iki sene sonra da ben tekrar öğretmenliğe dönmek istiyorum derse biz onu atarız. Şimdi bu öğretmen de 94’te, yani KPSS’nin olmadığı, KPSS 98’de icat edilmiş bir alım sistemi, KPSS’den önce hangi yasal usullerle öğretmen alınıyorsa o şekilde alınmış, öğretmen olmuş, 3 yıl çalışmış istifa etmiş, 2012 yılının Ocak ayında da tekrar dönmek istemiş ve 657 Sayılı Kanun bu yetkiyi ona verdiği için öğretmenliğe dönmüş, hiçbir yasa dışı durum yok.

Çünkü dönmek isterse istifa eden bir öğretmen kadro şartlarını taşıyorsa, arada başka bir şey olmadıysa, yani suç işlemediyse o zaman atanabiliyor, bu da böyle atanmış, 2012 Ocak.  Peki ben ne zaman Bakan oldum? Ben 2012 Ocak’ta Bakan değildim zaten, 2013 Ocak ayında ben Bakan oldum, yani bir sene sonra. Bütün bu işlemler 2012’de olmuş en son.

Ben 2013’ün 25 Ocak’ında Bakan oldum, 2013, yani bu atama benden önce yapılmış. Ha ben şimdi Taraf Gazetesi’ne o tarihte, bir yıl önce, 2014 yılında bu haber yayınlandığı zaman oraya tekzip gönderirken bunları anlattık. ‘Bu öğretmen 94’te atanmış, KPSS yok, yasal atama, istifa etmiş, dönüşü yasal, 2012 Ocak ayında atanmış. Yasalara uygun olarak atanmıştır’ dedik. Şimdi bu tekzip gönderilmiş olmasına rağmen bu...

Meydan Gazetesi’nin internet sitesinde aynı haber 1 sene sonra tam da KPSS konusu konuşulurken tekrar bugün yapılmış bir işlem gibi aynı bu şekilde yine konuyor. Altında da okuyucu yorumları var. İnternet sitelerinde böyle haberlerin altında okuyucular yazar ya, oraya 7-8 tane öğretmen adayı veya memur adayı bize beddualar ediyor. Zaten bunlar şöyle yapıyor böyle yapıyor diye. Şimdi oraya açıklama da gönderildi. Önce o açıklamayı altına farkına varmadan koymuşlar, onu da kaldırmışlar. Yani tekzibi de kullanmıyorlar. Dolayısıyla bugünlerde, 3-4 senedir, ama özellikle şu dershane meselesiyle birlikte Millî Eğitim Bakanlığı’nın her işlemiyle ilgili yalan, yanlış, dezenformasyon haberler bu medya gruplarında sürekli döndürülüyor, yarın da döndürülecektir, öbür gün de döndürülecektir. Kişiliklerimizle ilgili, Bakanlığa, Müsteşarla, genel müdürlerle, daire başkanlarıyla, öğretmenlerimizle, okul müdürlerimizle, Millî Eğitim’in tüzel kişiliğiyle ilgili çok sistematik bir kampanya yürütüyorlar. İşte bu verdiğim örnek onlardan bir tanesi.”

 

TEOG sınav sistemi

“TEOG ne olduğunu, gerçi o yaşta çocuğu olanlar, veliler biliyorlar, ama genel kamuoyunun hatırlaması, bilmesi bakımından kısaca özetlememe müsaade eder misiniz?

TEOG dediğimiz düzenleme, aslında yeni bir sınav değil. Hepimizin lisede, ortaokulda yazılılarımız oluyordu biliyorsunuz. Bugün de oluyor, çocuklar bugün de her dersten bir veya iki yazılıya giriyor her dönemde. Şimdi biz, SBS diye bir sınav vardı seviye belirleme sınavı. Ortaokul son sınıf öğrencileri SBS’ye giriyorlardı, orada aldıkları puanlara göre de liselere dağıtılıyorlardı ve bu büyük şikayetlere konu oluyordu. Yani çocuklarımız yarış atına döndü deniyordu, işte çocuklar strese gidiyor. Bir sınavla çocukların bütün istikbali belirlenir mi filan, haklı eleştirilerdi. Biz de zaten daha önce ilan edilmişti Ömer Bey zamanında SBS kaldırılacak diye. SBS kaldırıldı, yerine yeni tek bir sınav konmadı. Şunu yapalım dedik: Nasıl olsa çocuklar yazılıları giriyorlar mı? Giriyorlar. Bu yazılıları merkezden yapalım, yani soruları okullara biz gönderelim, çocuklar kendi sınıflarında bu sınavlara-yazılılara girsinler. Cevap kağıtlarını toplayalım, merkezde biz değerlendirelim. Oradan aldıkları notların ortalamasına göre de bir puan oluşur. Okuldaki başarı puanlarıyla da bir hesaplamayla, bir ortalamayla bir yerleştirme puanı oluşur liselere onunla yerleşir. Bu, çocukları, velileri, öğretmenlerimizi fevkalade rahatlattı. Şimdi hani olumlu şeyler yansımıyor kamuoyuna genellikle diye söylüyorum.”

 

“Çocuklar artık girdikleri yazılılardan aldıkları notların da hesaba katılmasıyla liselere yerleşiyor”

“Çocuklar artık kendi sınıflarında girdikleri bu yazılılardan aldıkları notların da hesaba katılmasıyla liselere yerleşiyorlar. Öyle olunca bu sınavlar, bu yazılılar nereden yapılıyor, nerede yapılıyor? Sınıfta yapılıyor. Hangi konulardan yapılıyor? Müfredattan, yani sınıfta anlatılan derslerden. Dolayısıyla çocukların dershaneyle, test teknikleriyle uğraşmalarına gerek kalmıyor. Eğer çocuk okula devam ediyorsa, düzenli olarak devam ediyorsa, dersleri takip ediyorsa, öğretmenlerimiz de müfredatları zamanında işliyorlarsa çocukların başarılı olmaması için hiçbir neden yok. Dolayısıyla dershaneye olan talep özellikle ortaokullarda çok düştü, ortaokul son sınıflarda olağanüstü bir düşüş oldu.

 

Anasınıfları biz zorunlu yapmadan okul öncesi eğitimde çok ciddi mesafe aldık, daha da alıyoruz. Yani yasal bir zorunluluk olmadan da işte verdiğimiz teşviklerle, biz bu teşvikleri özel okula giden çocuklara teşvik veriyoruz ya, onu anasınıfına giden çocuklara da veriyoruz. Yani anasınıfına giden, özel anasınıflarına giden, özel ilkokullara giden, özel ortaokullara, özel liselere giden bütün çocuklara teşvik veriyoruz. Bu sene 230 bin öğrencimize teşvik vereceğiz. Dolayısıyla yasal bir zorunluluk olmadığı halde okul öncesi eğitimde çok ciddi bir yükselme var.

Dolayısıyla TEOG da oturdu, çocuklar memnun, öğretmenlerimiz memnun, müfredatlar zamanında yetişiyor. Bütün öğretmenlerimize çok teşekkür ediyorum. Çocuklarımız sınavlara kendi sınıflarında giriyorlar, yazılılarına ve dershaneye gidiş oranı ortaokullarda çok düştü.”

 

“Üniversiteye girişte her zaman bir sınav olur”

“Şimdi bakın, üniversiteye girişte her zaman bir sınav olur. Şu anda bizim 12 yılda Türkiye’nin her yerinde açtığımız üniversitelerle üniversite kontenjanlarımız çok genişledi. Dolayısıyla üniversite sınavına girecek öğrencilerimizin herhangi bir üniversiteye yerleşme şansları artık çok yükseldi. Peki, sınav zorunluluğu ortadan kalktı mı? Kalkmadı, niye kalkmadı? Çünkü diyelim 2 milyon öğrenci üniversite sınavına giriyorsa, biz de bütün üniversitelerimizdeki kontenjanı 2 milyona çıkartsak, yani Türkiye genelinde üniversitede 2 milyon sandalye oluşturmuş olsak, kapasiteyi buraya çıkartmış olsak yine sınav yapmak zorunda kalırız. Çünkü bu sefer neyin yarışması olacak? O üniversiteye değil bu üniversiteye gitmek, yani ben hukuk fakültesini okumak istiyorum. Nerede okumak istiyorum? İşte A üniversitesinde değil B üniversitesinde. B üniversitesi eğer çok daha gözde bir üniversite imajı oluşturmuşsa çocuklar onu kapısında yığılacaklar. Şimdi yaşadığımız durum biraz bununla ilgilidir. Yani eskiden bir üniversiteye girebilmek için yarışıyordu çocuklarımız, şimdi bir üniversiteye gireceklerini biliyorlar, yani her halükarda bir üniversiteye girme şansları çok yükseldi, herhangi bir üniversiteye girme şansları. Ama şimdi kendilerince daha iyi gördükleri, daha gözde gördükleri, daha ileride gördükleri, daha itibarlı gördükleri üniversitelere girmek için yarışıyorlar. Bu yarış olur mu? Bu hep olur. Ama bu yarışı sadece birtakım test teknikleriyle ölçülen başarılarla bağlamamak gerektiğini hepimiz söylüyoruz. Ama bu da zaman içerisinde ancak çözülecek bir şey. Yani biz liselerdeki lise 1, lise 2, lise 3, lise 4’teki dersleri de çok objektif aynı TEOG’da yaptığımız gibi ölçebilir, çocuklarımızın bütün ders dışı başarılarını; sportif başarılarını, kültürel başarılarını, sanatsal başarılarını, sosyal aktivitelerini de başarı hanelerine yazabildikten sonra, o zaman üniversite diyebilir ki ben matematik bölümüne alacağım, ama aynı zamanda şu özellikleri de olanları öne alacağım. Bununla ilgili çalışmalarımız var.”

 

ÖSYM’nin sınav hazırlama komisyonunda MEB öğretmenleri yer alacak

“ÖSYM’yle bu konuda çalışıyoruz. Ama bu zaman içerisinde olabilecek bir şey. Bugünden yarına yapılabilecek bir şey değil.

Bu birlikte düşündüğümüz, birlikte çözmek istediğimiz bir konu. Zaten bakın mesela bunun ilk adımlarından biri de yeni attığımız bir adım, kamuoyu ne kadar duydu bilmiyorum, bir kere daha söyleyelim; şimdi bugüne kadar üniversiteye giriş sınavları daha çok üniversite hocaları tarafından hazırlanıyordu. Şöyle şikayetler vardı: Üniversite hocalarının hazırladıkları sorular bizim lisede verdiğimiz kazanımları, yani lisede okuttuğumuz derslerden edinilmiş kazanımları tam ölçmeyebiliyor. Bu kazanımları ölçecek soruları, o nitelikteki soruları ancak o dersleri veren, liselerde o dersleri veren öğretmenlerimiz hazırlarsa bu soruları bizim öğrencilerimiz daha başarılı olurlar. Yani sorular lisede verilen eğitim tekniklerine ve kazanımlarına çok uygun olmayabiliyor. Bunda akademisyenlerimizin bir kabahati yok. Yani onlar diyelim bir matematik sorusunu tasarlarken sadece matematik biliminin kriterleriyle hazırladıkları zaman doğru bir soru hazırlamış olurlar. Ama bu çocuklar bu soruyu okulda aldıkları eğitime göre cevaplandıracaklar. Dolayısıyla bizim o soruya müdahale etmemiz lazım, o sorunun hazırlanmasına. Biz derken, yani Millî Eğitim’deki öğretmenlerimizin.

Şimdi bu yıldan itibaren üniversite sorularını hazırlayan heyetin içerisinde, komisyonların içerişinde bizim bütün lise öğretmenlerimiz de yer alacak. Onlar bu konuları derste nasıl öğrettilerse, öğrencinin bu sorulara nasıl yaklaşacağını en iyi onlar bildiği için, yani ‘öğrenciye biz bu soruyu nasıl sorarsak doğru sormuş oluruz. Nasıl formüle edersek çocuğu daha iyi ölçmüş oluruz?’ Bu konuyu bizim öğretmenlerimiz pratikte, sahada, sınıfta yaşadıkları için çok daha iyi biliyorlar. Onun için şimdi akademisyenlerle birlikte üniversite giriş sınavlarının sorularını hazırlayan komitelerde bizim öğretmenlerimiz de görev yapacaklar. Bu ne demektir? Bu, lisede okuttuğumuz dersler üniversiteye girişte çok daha öne çıkacak, yani dershane değil, dershanede edinilmiş test teknikleri değil. Siz lise öğrencisi olarak dersinize devam ediyorsanız, müfredata uyuyorsanız, müfredattaki kazanımları ediniyorsanız okulda, üniversite sınavında da daha başarılı olacaksınız, bu onu getiriyor beraberinde.”

 

Bizim kamuoyunda da çok konuşulan, konuştuğumuz, anlatmaya çalıştığımız temel düzenlemelerimizden bir tanesi; biliyorsunuz 4+4+4 düzenlemesiydi. Yani zorunlu eğitimin 12 yıla çıkartılması, bunun da 4 yıl ilkokul, 4 yıl ortaokul, 4 yıl lise olarak yapılması. Bunu neyin yerine getirdik biz? 8 yıllık kesintisiz eğitimin. Peki, 8 yıllık kesintisiz eğitim neydi? Daha önce Türkiye’deki eğitim sistemi 5 sene ilkokul, 3 sene ortaokul, 3 sene liseydi. 28 Şubat döneminde 8 yıllık kesintisiz eğitim diye bir şey icat edildi. Yani ilkokulla ortaokul birleştirildi, 8 yıllık bir ilköğretim süreci oluşturuldu. Bunun temel amacı, bunun çıkış noktası; daha önce dediğim gibi 5 yıl ilkokul, 3 yıl ortaokul, 3 yıl lise varken 5 yıl ilkokuldan sonra 3 yıl ortaokul ve ortaokullar da kendi içinde meslek ortaokulları, mesleki okulların orta kısımları, Anadolu liselerinin orta kısımları, imam hatiplerin orta kısımları vardı. 28 Şubat döneminde özellikle imam hatip ortaokullarını kapatmak için dediler ki, 8 yıllık kesintisiz eğitim olacak. Bu yetmedi, bir de yine imam hatip okullarının önünü kapatmak için, yani ortaokullar böyle kaldırıldı, ama liseler var. İmam hatip ortaokulları kaldırıldı 8 yıllık kesintisiz eğitimle, ama imam hatip liseleri var. Onların önünü nasıl keseriz, yani onların üniversiteye girişini? Onlara da katsayı kondu. Şimdi hafızayı beşer nisyan ile maluldür, hafızayı gençlik daha çok nisyan ile maluldür, onun için gençler bunları hatırlamayabilir. Şuydu katsayı: Siz Eskişehir Anadolu lisesinden mezunsunuz, ben de Eskişehir imam hatip okulundan mezunum, filanca da Eskişehir teknik lisesinden, endüstri meslek lisesinden mezun. Üçümüz de sınava giriyoruz, üniversite sınavına giriyoruz, üçümüz de 100 puan aldık. Üniversiteye girerken siz 100 puanla, ben 100 puanla, o 100 puanla müracaat etmiyor. Siz Anadolu lisesi mezunu musunuz, size şu kadar katsayı, sizin puanınız oldu 105. Ben imam hatip mezunu muyum, benim aldığım 100’dü, onu şu katsayıyla çarptık o indi 95. Bu arkadaş meslek lisesinden mezundu, endüstri meslek lisesinden, onunkini de çarptık katsayıyla, onu da indirdik 95’e, dolayısıyla biz giremiyoruz, siz giriyorsunuz.

 

Tam bir cezalandırma. Meslek okullarını, imam hatip liselerini cezalandıracağız, üniversiteye girişlerini zorlaştıracağız diye meslek okulları da bu arada darbelenmiş oldu. Neticede veliler de çocuklarını meslek liselerine, imam hatip liselerine, çünkü üniversiteye girme şansı kalmıyor çocuğun, göndermesinler, göndermediler de zaten. Meslek okulları çöktü, imam hatip liselerine rağbet düştü, ortaokullar zaten kapatıldı, eğitimin kalitesi düştü; bir.

 

İki; 8 yıllık eğitimle çocuk tek bir kulvarda, bütün çocuklar aynı kulvardan koşacaklar, hâlbuki hepimiz biliyoruz ki çocukların kendine göre özellikleri var, her birinin kendine göre özel bir yeteneği var. O yüzden biz üstün zekalı çocuk tabirini kullanmıyoruz Millî Eğitim Bakanlığı’nda, özel yetenek, her çocuğun bir özel yeteneği vardır. Kimisi matematik zekası itibariyle özeldir, kimisi belli bir sanat müziğe, resme, şuna-buna bir sanat alanında özel bir kabiliyeti vardır, kimisi sporda özel bir kabiliyeti var, ama her çocuğun bir kabiliyeti var. Peki bizim bu 8 yıllık kesintisiz eğitim bu özellikleri dikkate alıyor mu? Hayır, herkes aynı kulvardan koşacak diyordu. Bu olmaz dedik. 4+4+4 düzenlemesinin en temel ilkelerinden bir tanesi buydu. Her çocuğumuzun kendi özel yeteneklerini geliştirebileceği kulvarları onların önünde açalım. Nasıl açalım? Bir esas müfredatımız olsun, bütün çocuklarımız tabii ki Türkçe, matematik, tarih, coğrafya, bu temel dersleri alsınlar, ama onun dışında kendi özel yeteneklerini geliştirebilecekleri seçmeli dersler oluşturalım, böylece farklı kulvarlar oluşturalım. Her çocuğumuz o özel yeteneği doğrultusunda o kulvarlarda da kabiliyetini geliştirsin. Bunu ortaokulda da, lisede de yapalım, üniversiteye de bu şekilde. Eğitimde yaptığınız her olumlu veya olumsuz değişikliğin sonuçlarını uzun vadede görürsünüz; 8 sene sonra görürsünüz, 10 sene, 12 sene sonra görürsünüz, 16 sene sonra görürsünüz. Şimdi çocuklarımız bu özel yeteneklerini geliştirecek imkânlara daha fazla kavuşmuş durumdalar, o kulvarlarda çok güzel koşuyorlar.”

 

Ortaöğretimde, üniversitede, kamuda kılık kıyafet özgürlüğü

“İnsan haklarına aykırıdır, eğitim hakkının engellenmesi. Sadece o da değil, özellikle kız öğrenciler için, belki siz de yaşamışsınızdır, kılık kıyafetinden ötürü binlerce kız öğrenci üniversite eğitim imkanından mahrum kaldılar, bu da düzenlendi. Sadece öğrenciler açısından değil çalışanlar açısından da, kamuda çalışanlar açısından da ‘insanların kılık kıyafetlerine karışmayın kardeşim’ dendi. Başını örttüğü için üniversiteye giremiyor; böyle bir saçmalık olmaz. Dolayısıyla ortaöğretimde de, üniversitede de, kamuda da çalışanlar açısından kılık kıyafet özgürlüğü getirildi. Bu mesela bütün sektörlerde, ama özellikle eğitimde kadın çalışan sayısını çok artırdı. Bizim hep şikayet ettiğimiz bir şey var; efendim 81 tane il millî eğitim müdürümüz var, 1 tanesi kadın. Şu kadar genel müdürümüz var, 1 tanesi kadın. Daire başkanlarımız öyle, okul müdürlerimizde nispeten biraz daha var ama, kadınların önü tüm bu uygulamaların da etkisiyle, bu cinsiyet ayrımcılığı vesairenin de etkisiyle kadınların önü çok kesilmiş. Biz Millî Eğitim Bakanlığında özellikle kadın yönetici sayımızın çok artmasını istiyoruz.

 

Bu sayıyı geçmişe göre artırdık. Ama bu ayrımcılık büsbütün ortadan kalktı mı? Hayır, kalkmadı. Yani yasalarda, yönetmeliklerde yazılı olmayan başka toplumsal uygulama da zaten kadın yöneticilerin veya kadınların önünü kesiyor. Sadece kamu kuruluşlarında değil, özel kuruluşlarda da. Şimdi siz burada televizyonda kıyafetinizle rahatça sunuculuk, programcılık yapabiliyorsunuz, ama bundan önce yapamıyordunuz, yani geçmiş yıllarda. Sadece devlette değil, hatta şu anda da pek çok yayın kuruluşunda hala bulamazsınız.

 

Dolayısıyla ana dil, yabancı dil, Türkçe meselesinde, eğitim programlarının demokratikleştirilmesi, cinsiyet ayrımcılığının kaldırılması, nefret suçlarının ve çağrışımların ders kitaplarından ayıklanması, eğitime eşit erişim imkânlarının sağlanması, bütün bunlar demokratikleşme yolunda çok önemli adımlardır. Ama dediğim gibi, sonuçlarını hep uzun vadede alırız bunların.”


www.mebpersonel.com

banner182
Son Güncelleme: 31.07.2015 19:19
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol