banner374
Eğitim; kendi içinde fırsatçılığı getirir yapıda olmalıdır. Fırsatçılık; grubun ortak psikolojisine hizmet etmelidir. Ancak bizim eğitim sistemimiz, kadim kültürümüzün tortularından esinlenerek eski Türk topluluklarının vahşi doğaya uyumu bağlamında insanların doğada yaşamlarını sürdürmelerinin olanaklılığının formülü olan “rekabet gücü”dür. Rakip, her zaman tehlikelidir, ortadan kaldırılması gerekir, insanlar arasında vifak ve ittifakı kaldırarak kin ve nifakı sokar. Bu yüzden rekabet eğitim sisteminin temel argümanı olmaktan çıkarılmalıdır. Kudema, kendi konjonktürüne uygun olarak bu işin temel oluru olarak rekabeti kullanmıştır. Ancak dünün insanının yaşamıyla bugünün insanının yaşamının müsavi olmadığını ve bedensel aktivitelerin yerini beyin gücünün üstlendiğini göz önüne alırsak dünsel yaşam koşulları bugüne uymayabilir. Keza rekabet beyne dayalı sistemin temel argümanı olmamalıdır.
 
Beyne dayalı eğitim sistemini ancak temsil gücünü kullanarak yakalayabiliriz. Temsil gücü, kabiliyetleri yüksek öğrencileri örneklem olarak kullanmaktır. Yani çalışkan öğrencileri vitrinleyip iç sosyalliği çalışkanlığa öykündürmek gerekir. Bu da rekabet ortamının olmadığı, öğrencilerin kendilerini rahat hissettiği ortamda sağlanabilir. Rahat olunmayan ortamda zorlama eğitim ve öğretim bugüne kadar mümkün olmadı, bugünden sonra da olmayacaktır. Eskiden kısmen öğrenciler üzerinde kısmi bir başarı sağlanmış olsa da şimdinin öğrencilerinde bunun mümkün olmayacağını söyleyebiliriz. Çünkü eskinin öğrencileri rekabetçi vahşi doğada yaşamanın bağlamsal yapısını kendi bünyesinde tesahup edebilmiştir ki eğitim sisteminin zorlu koşullarına göğüs gerebilir. Dolayısıyla günümüz insanı eskiye nazaran daha kırılgan bir yapıya sahip olduğu için “gönüllülük ilkesini” kullanmak zorundayız. Bu ilkeyi sağlıklı ve steril kullanmanın temel formülü temsil gücünü kullanarak öykündürme tekniğine eklemleyerek başarıya ulaşmaktır. Sosyalliğin öneminin artmasıyla ödüllendirmenin de önemi birkaç kat daha artmıştır. Ulaştığımız sonucu yeniden formülize edersek;
 
 
Beyne Dayalı Eğitim(BDE), kuşatılmışlığı kabul etmez; entelektüel yapıyı ancak temsil gücüyle eritebiliriz. Temsil gücü, bir süreç olarak eşik aşmayı da içine alır. Kabul edilebilir bir zorlama vardır, ancak asla despotik bir niteliği kabul etmez. Ödül, sosyal pekiştireç işlevi de görmektedir, aynı zamanda ortamı paylaşanlar arasında dolaylı pekiştireç olmaktadır. Kabul eden, istediği sonuca razıdır. Rızaya dayalı bir soft-power yani yumuşak güç, insanı irkiltir, insanlarla uzlaşmayı getirir, rekabeti yok sayar, işbirliğini sağlar. Toplumsal çalışmanın tıkanmasını engeller, toplumsal yükselişi getirir. Bu bağlamda başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın sokakta boş gezen insanın bile eğitimli olması esası önem kazanmaktadır. Bireylerin entelektüel olması kendi iç konsolidasyonunun teyakkuzda olması anlamına gelir ki birey içinde bulunduğu boşluktan kendi potansiyeliyle aşmaya çabalayabilir, bir çeşit öğrenilmiş çaresizlik yaşamasının önüne geçilmiş olabilir. Gramsci, 1930’ların Avrupa’sında krizi tanımlarken “eski öldü, yeni olan ise doğamıyor” demişti. Bizim tarihi gerçekliğimiz, cumhuriyetin kuruluş aşamasında yıkılmış düzenin yeniden tesisi dolayısıyla eğitimin bidayetine giriş yapmıştık; o zamanlarda gelişmiş ülkelerin hızla sanayileşmesi eğitimi geri planlara itmişti. Ülkemizde de eğitimi salt okuma-yazma edimi olarak gören bir zihniyet peyda olmuştu. Sonraları iktidar kavgaları, yönetim zafiyeti, ekonomik buhranlar, 1929 bunalımı yeniden kurulmakta olan Türkiye Cumhuriyeti açısından ket vurucuydu. Dünyayı sadece askeri ve sanayi alanında takip etmenin yeterli olduğu/olacağı kayıp yıllarımız oldu. Eskinin yeniyle kavga etmesi düşünürlerin, filozofların düşüncelerinde de yaşanmıştı. Öncekini benimseme ya da tamamen yok saymaya dayalı düşüncelerin kol gezdiği düşünceler bütünsüzlüğü kimseye fayda getirmedi.
 
Çeşitli eğitim akımları Fransız İhtilaliyle sökün etti, değişen yaşam koşulları ile beraber eğitime bakış açılarında sürekli değişmeler oluştu. Var olan kaynakları okutarak çocuğun entelektüel zihin becerisine erişmesi sağlanmaya çalışıldı. Sonraları bu düşüncenin üzerine bindirilen esasici eğitim anlayışıyla ezberci bir metodoloji benimsenmeye ve kabul görmeye başlandı.  Sonraları bu eğitim felsefelerinin yanlış olduğu, doğru olan anlayışın öğrencinin aktivite ile öğrenebileceği nosyonu gelişmeye başladı. Son olarak ise benim de desteklediğim ancak eksik bulduğum yeniden oluşturmacılık eğitim anlayışıydı. Toplumsal konsensüsün işe vuruklaştırılmaya çalışılmasıyla öğrencilerin verimli öğrenebileceği anlayışı tesahup edildi. Geçenlerde yazmış olduğum “Bireyleşen dünyanın buhranları ve toplumsallaşmanın önemi” başlıklı makalede yeniden oluşturmacılık eğitim anlayışına izafe ediliyordu. İnsan, okuyarak mutlaka bir şeylere erişebilir, ancak yaşamsal bir çok semptom toplumsal hareketliliğin içinde eldelenen bir olgudur. Asosyal insanların birçok insani boyutunun eksik kaldığı görülmektedir. İnsan, toplumla beraber anlam taşıyan bir varlıktır. Toplumdan uzak kalan insan anlamını yitirmiş herhangi bir şeydir.
 
 
BESTAMİ BOZKURT
 
EĞİTİM UZMANI

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol