banner374
20 Kasım 2012 Salı 14:10
1 OCAK 2013 TE (6.57) ŞİDDETİNDE DEPREM OLACAK

Dünya ticaretinin liberalizasyonu anlamına gelen Uluslararası Hizmet Ticareti Genel
Anlaşması(GATS) 1947 yılında imza altına alınmıştır. Dünya ülkelerinin yarıdan fazlasının imza
koyduğu söz konusu anlaşmayı, Türkiye 1994 yılında imzalamış, 25 Şubat 1995 yılında ise TBMM'nin
onaylanması ile bu doğrultuda çalışmalar alttan alta yürütülmüştür. Çalışanları, kapitalizmin olmayan
insafına terk etme anlamına gelen bu anlaşmanın, sol bir partinin hükümet ortağı olduğu dönemde
TBMM'de onaylanmış olması ise ayrıca düşündürücüdür(Bilindiği üzere 1994-1995 yıllarında DYP-
SHP koalisyonundaki 50. Hükümet görev başında idi). Bu anlaşmadan sonra her geçen gün, kamu
çalışanlarının aleyhine işlemiştir (Haksızlık yapmama adına 54. Hükümet ve Rahmetli Başbakanı
müstesna edilebilir).

Antlaşmanın hızlı şekilde hayata geçirildiği alan, yerel yönetimler olmuştur. Belediyede çalışan
taşeron işçi sayısı üç-beş bin iken, bugün bu sayı yüzbinlerle ifade edilmektedir. Belediye yetkilileri
ile görüştüğünüzde daha az bütçe ile daha fazla hizmet verdiklerini gerine gerine anlatarak,
taşeronlaşmanın hikmetlerinden dem vururlar. Niye vurmasınlar ki? Sendikalı sayısı sözleşmelilikle
birlikte hızla azaldı ve hikmetinden sual olunamaz belediye başkanları oluştu. Öyle ki; bırakın eleştiri
yapabilmeyi, bebek yapmak bile artık işverenin iznine tabi oldu. Öyle her istediğinde eşler çocuk
yapamazlar, her an kendilerini kapıda bulabilirler. Belediyeci gözüyle bakıldığında geçmişe göre her
şey daha güzel. Lakin insanlık gözüyle baktığınızda utanılacak bir durumla karşılaşıyorsunuz. İnsan
sormadan geçemiyor. Her şey daha ucuza ve daha iyi oldu da ne oldu? Su faturalarında indirim oldu
da biz mi duymadık? Emlak vergileri mi düştü? Yoksa ruhsat harçları mı? Aksine zam üstüne zam
geldi.

Çalışanların kadrolu olduğu dönemde, personel giderlerinin fazla olduğu ve kaliteli iş üretilmediği,
aynı hizmetin taşerondan alınmasıyla birlikte, daha ucuza daha çok iş yapıldığı söylenir. Bu teze
katılmak mümkün değil. Öncelikle insanlık ahlak ve onuru nedeniyle bu teze karşı durulmalıdır.
Türkiye gibi işsizlik oranının yüzde onlarda olduğu bir ülkede her zaman daha ucuz işgücü bulmak
mümkündür. Hal böyle diye köle sistemine rıza göstermek, her şeyden önce ahlaki olmayıp, hiçbir
dinde de yeri yoktur. Ayrıca, taşeronlaşma ile işin daha ucuza yapıldığı da kocaman bir yalandır.
Aslında bütçeden daha fazla para çıkmasına karşın, bu para, alın terinin sahibinin cebi yerine yandaş
patronların cebine girmiştir. Yani çalışanın ekmeği küçültülüp, işverenin ekmeği büyütülmüştür.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde bütçenin her açığı, kamu çalışanlarına ve alın terine fatura
edilmiştir. Kriz dönemlerinde, sermayenin ürkütülmeme ilkesi bahane edilerek, holdingler daha da
büyütülmüştür. Yani ülkenin yükünü hep çalışanlar çekmiş, ancak kaymağını sermayedarlar yemiştir.

Çalışanları daha az bir ücrete mahkûm ederek, daha fazla verimi amaçlayan bu sistemin, ilanihaye
dayanacağı kıyıların bir kölelik sistemi olduğunu görmemek aptallık olur.

Hani her şey insan içindi? Hani hizmetin merkezinde insan vardı? Hani insanlar tüm haklarını
insan olarak dünyaya gelmiş olmakla elde ediyordu? Sözleşmeli kölelik sisteminde bu hakların
hangisinden söz edilebilir?

Peki; bugünkü çalışma hayatının kokuşmuşluğu böylemi devam etmeli, bu sorun nasıl çözülecek?

Öteden beri söylediğimiz çözüm önerisi “etkin denetim sistemidir”. Elbette işinin hakkını verenle
vermeyen bir olmamalı. Elbette vicdanının sesine kulak kabartanla cüzdanının sesine kulak kabartan
ayrıştırılmalıdır. Devleti deniz kendini keriz görenle, alın terini ve kul hakkını kutsal görenler mutlaka
bir tutulmamalı. Bu ayrım ancak objektif, tarafsız ve adil bir denetimle sağlanabilir.

Gelinen noktada sürecin sonuna yaklaşılmış olup, çok önemli bir kırılma dönemine girmiş
bulunmaktayız. Bu dönemin adı; “memurun iş güvencesini kaldırma”. Yılbaşıyla birlikte yürürlüğe
konulması öngörülen bu değişikliğe bakıldığında; esnek çalışma(part-time), verimliliği artırma, esnek
mesai saati(home office), performansa göre ücretlendirme, az çalışana az, çok çalışana çok maaş ve
en önemlisi iş garantisinin kaldırılarak sözleşmeli köleliğin hayata geçirilmesidir.

Evet, 1 Ocak 2013 Tarihinde deprem geliyorum diyor. Bu depreme karşı tüm sendikalar ve
çalışanlar, birlikte, omuz omuza tedbirler almak ve mücadele etmek zorundadır. Klasik muhalefet
anlayışı terkedilip, kör döğüşünden vazgeçilmelidir. Sendikalar birbirlerini itham etmekten,
birbirlerine çelme takmaktan vazgeçerek ortak mücadele zemini oluşturmalıdır. Günübirlik, politize
olmuş söylem ve açıklamalar yerine, geçmişte olduğu gibi “emek platformu” oluşturulup, ortak ve
güçlü ses çıkartılmalıdır.

Emrullah AYDIN

Eğitim Bir Sen İstanbul 1 Nolu Şube Başkanı


banner182
Son Güncelleme: 20.11.2012 14:10
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol