banner374
27 Temmuz 2012 Cuma 14:33
4+4+4'ün İptali İçin Dava Açıldı
 
Eğitim-Sen Eğitim sisteminde köklü değişikliğin ifadesi olan 4+4+4'ün iptali için dava açtı.
DAVA DİLEKÇESİNİ İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ.

 

 

DAVA DİLEKÇESİ 

 

DANIŞTAY BAŞKANLIĞI’NA
 
 
                                                                       Yürütmenin durdurulması ve
                                                                       Anayasa Mahkemesi’ne Başvuru
İstemlidir
 
 
 
DAVACI       : Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM SEN)
                        Cinnah Caddesi, Wily Brant Sokak, No: 13 – Çankaya/ANKARA
 
VEKİLİ         : Av. Mehmet Rüştü TİRYAKİ, Av. Zuhal ÇOLAK, Av. Necmiye ŞABBAZ,
                        Av. Bedia Boran BULUT, Av. Mahmut Nedim ELDEM (Aynı adreste)
 
DAVALI       : Milli Eğitim Bakanlığı – ANKARA
 
KONUSU      : Milli Eğitim Bakanlığı Özel Kalem Müdürlüğü’nce yayımlanan, 09.05.2012 gün ve 2012/20 sayılı, ’12 Yıllık Zorunlu Eğitime Yönelik Uygulamalar’ konulu Genelgenin,
a)   ‘2012-2013 eğitim ve öğretim yılı için, 30 Eylül 2012 tarihi itibarıyla 66 ayını tamamlayan tüm çocukların okul kayıt işlemleri e-okul sistemi üzerinden merkezi olarak yapılacaktır’ bölümünde geçen “66 ayını tamamlayan” ibaresi,
b)   “60-66 ay arasındaki çocukların ise velisinin yazılı isteği ile gelişim yönünden hazır olduğu anlaşılanların ilkokullara devamları sağlanacaktır” hükmü,
c)    “Okul öncesi eğitim için 30 Eylül 2012 tarihi itibarıyla 37-66 arasındaki çocukların anaokulunda veya uygulama sınıflarında, 48-66 ay arasındaki çocukların ise anasınıflarında eğitim almaları sağlanacaktır” hükmü,
d)   “İmam hatip ortaokullarının bağımsız ortaokullar olarak kurulmasına öncelik verilecek, bunun mümkün olmadığı durumlarda imam hatip liseleri ile birlikte kurulabileceklerdir. Ancak bu durumda imam hatip ortaokulu öğrencileri ile imam hatip lisesi öğrencilerinin okul giriş çıkış kapıları ile bahçe gibi ortak kullanım alanlarının öğrencilerin yaş seviyeleri dikkate alınarak imkanlar dahilinde düzenlenmesi sağlanacaktır” hükmü ve
e)    “Şartların uygun olmaması durumunda aynı binada bulunan ilkokul ve ortaokul için ikili öğretim uygulaması yapılabilecektir. İkili öğretim yapan okullarda ortaokullar sabahçı, ilkokullar ise öğlenci olarak eğitim öğretim faaliyetlerini yürüteceklerdir” hükmünün,
Öncelikle yürütmesinin durdurulması daha sonra iptaline, genelgenin yasal dayanağını oluşturan ve 11.04.2012 gün ve 28261 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 30.03.2012 gün ve 6287 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yasanın 1, 2, 3, 9 ve 13. maddelerinin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmasına karar verilmesi istemidir.  
 
 
AÇIKLAMALAR VE HUKUKSAL DURUM
1.      Milli Eğitim Bakanlığı Özel Kalem Müdürlüğü’nce, 09.05.2012 gün ve 2012/20 sayılı, ‘12 Yıllık Zorunlu Eğitime Yönelik Uygulamalar’ konulu bir Genelge yayımlanmıştır. Genelgenin yayımlanış amacının, 6287 sayılı Kanun ile zorunlu eğitim süresinin 8 yıldan 12 yıla çıkarılması ve bazı yeni uygulamaların gündeme gelmesi nedeniyle, yeni uygulamaların daha etkili ve verimli bir şekilde yürütülmesinin sağlanması olduğu belirtilmiştir. 
Genelgenin dava konusu edilen hükümleri 1739 sayılı Yasa ile düzenlenen milli eğitimin genel amaç ve ilkelerine, yönetimin bütün işlem ve eylemlerinin genel amacını oluşturan kamu yararı ilkesine aykırı olduğu gibi, Genelgenin yasal dayanağını oluşturan ve 11.04.2012 gün ve 28261 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 30.03.2012 gün ve 6287 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yasanın 1, 2, 3, 9, 12 ve 13. maddeleri de Anayasaya ve Anayasanın 90. maddesi uyarınca yasalardan önce uygulanacak olan temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelere açıkça aykırılık oluşturduğundan yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmasına karar verilmesi istemlerini içeren bu davanın açılması zorunlu olmuştur.
 
2.      Genelgenin dava konusu edilen hükümlerinin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemlerimizin gerekçesi şunlardır:
a)     Genelgenin ‘2012-2013 eğitim ve öğretim yılı için, 30 Eylül 2012 tarihi itibarıyla 66 ayını tamamlayan tüm çocukların okul kayıt işlemleri e-okul sistemi üzerinden merkezi olarak yapılacaktır’ bölümünde geçen “66 ayını tamamlayan” ibaresi nedeniyle, 66 ayını tamamlayan yani beş buçuk yaşındaki tüm çocuklar zorunlu olarak ilköğretim 1. Sınıfına kayıt edilecektir. Bilimsel araştırmalara göre çağ nüfusu bilişsel gelişim açısından ayrıştırıldığında, 7-11 yaş somut işlemler, 12 yaş üstü ise soyut işlemler dönemi olarak kabul edilmektedir. 6287 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yasanın yürürlüğe girmesinden önce, 2011-2012 eğitim öğretim yılı da içerisinde olmak üzere, kesintisiz 8 yıllık eğitimin ilk beş yılında (yani 7-11 yaş aralığında) sınıf öğretmenleri eliyle öğrencilerimize somut işlemlere yönelik eğitim ve öğretim verilmiştir. Bu yaş grubundaki öğrencilerimize verilen somut işlemler eğitiminin olumsuz sonuçları olduğuna yönelik tek bir bilimsel araştırma ve inceleme yayımlanmamıştır. Bu çağ grubundaki öğrencilere eğitim verecek ve aralarında çok sayıda üyemizin bulunduğu öğretmenler de, üniversitelerimizin eğitim fakültelerinde buna uygun eğitim almıştır. Henüz okul öncesi eğitim çağında olan 66 -72 ay arasındaki çocuklarımızın ilköğretim kurumlarına öğrenci olarak kaydedilmesi, hem bu çağ nüfusunu oluşturan çocuklarımız, hem bu çocuklara eğitim ve öğretim verecek öğretmenlerimiz, hem de eğitim kurumlarımız açısından ciddi sorunlar doğuracaktır. Bugün, herhangi bir okul öncesi eğitim kurumunda geçirilecek birkaç saatlik zaman, bu düzenlemenin veliler arasında nasıl bir huzursuzluğa neden olduğunu bütün yalınlığı ile gösterecektir. Kuşkusuz takdir yüksek mahkemenindir.
Kanımızca dava konusu düzenlemenin asıl amacı, okul öncesi eğitimden yararlanan çocukların, bu çağ genel nüfusuna olan oranının düşük olmasıdır. Davalı yönetim, yeterince okul öncesi eğitim kurumumuz yok, bari bu çağ nüfusunu oluşturan çocukların, yani 60-72 ay grubundaki çocukların, yarısını ilköğretime kayıt edelim, böylece okul öncesi eğitimden yararlanacak çocuk sayısını da düşürmüş oluruz diye, düşünmüş olmalıdır. Neredeyse bütün bilimsel veriler bu çağ nüfusunun okul öncesi eğitim alması gerektiği görüşünde birleşirken, çocuklarımızın ilköğretime zorunlu olarak kaydedilmesi başka biçimde açıklanamaz.
Türkiye’nin akademik ve bilimsel yeterliliği ile yetkinliğinden kuşku duyulmayan köklü üniversitelerinin eğitim fakülteleri, kamuoyunun 4+4+4 olarak adlandırdığı 6287 sayılı Yasayla ilgili olarak şu açıklamaları yapmıştır.
Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Fakülte Kurulu tarafından yapılan açıklamada; “Önerilen 4+4+4 modeli eğitim hakkına erişimi engellemektedir. (…) Kanun teklifi, 8 yıllık temel eğitimi fiilen 4 yıla indirerek kız çocuklarının, yoksul çocukların, köy çocuklarının ve engelli çocukların üst öğrenime devam etme olanaklarını ortadan kaldırmaktadır. Tasarı, çocuk işçiliğini, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılığı, sınıfsal ayrışmayı, köy-kent kutuplaşmasını teşvik etmekte, çocukların toplumsallaşarak bütünsel ve çok yönlü gelişiminin önünü kapamaktadır. (…) Zorunlu ilköğretime başlama yaşının 1 yıl erkene alınması ve bunun sonucu olarak okulöncesi eğitimin zorunlu eğitim dışına çıkarılması çocuğun gelişim ve eğitimine ilişkin bilimsel verilere uygun değildir. Bu yaş çocuklarının çoğu öz bakım gereksinimlerini bile kendileri karşılayabilecek, temel eğitime hazır olmalarını sağlayan fiziksel ve zihinsel gelişimi gösterecek düzeyde olmayabilir. Daha önce denenmiş ve sakıncaları nedeniyle vazgeçilmiş olan bu yaklaşımın yeniden gündeme getirilmesi uygun değildir. Okul öncesi eğitime verilen önem ve sağlanan gelişmeler göz ardı edilmeyerek okul öncesi eğitim (60-72 ay) zorunlu temel eğitim kapsamında ele alınmalı, ancak 72 ayını tamamlamış çocuklar ilköğretime başlamalıdır. Mesleki yöneltmenin erkene alınması sakıncalıdır. Çocukların yetenek, ilgi, özellik ve değerlerini tanıyarak yaşam hedefleri ve beklentilerinin belirgin ve tutarlı hale gelmesi ancak ergenlik döneminin sonunda gerçekleşebilmektedir. Bu nedenle erken tercih sakıncalıdır. (…) Önerilen sistem mevcut öğretmen yetiştirme koşullarına uygun değildir. Mevcut öğretmen yetiştirme sistemi içinde okul öncesi dönem, 1-5. sınıflar, 6-8. sınıflar, 9-12. sınıfların öğretmenleri farklı bölümlerde ve farklı pedagojik ilkelerle yetiştirilmektedir. (…) Her yaş grubunun özellikleri farklı pedagojik ilkeleri gerektirmektedir. İlk dört sınıfın öğretmeninin hem okul öncesi hem sınıf öğretmeni olarak görev yapması sakıncalıdır.”
Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Görüşünde; “… Okulöncesi eğitimin tüm çağ nüfusuna zorunlu olarak iletilmemesi, okullaşma süreçlerine hazırlık açısından alt sosyo-ekonomik düzeyden gelen çocuklar aleyhine, onarılması güç eşitsizlikler oluşturacaktır. Yeni taslakta 1 inci sınıf yaşı bir yıl öne alınmaktadır. Böylece, 60-72 ay çocukları, okulöncesi eğitime değil, 1 inci sınıfa alınacaktır. Bu uygulama pedagojik açıdan sakıncalıdır. Bu yaş çocukları, daha somut işlemler dönemine geçmediği için 1 inci sınıf becerileri arasında bulunan okuma-yazma, basit sayısal değerlendirme ve işlemleri yapabilecek bilişsel düzeyde değildir. Müfredatı değiştirmek ise 1 inci sınıfta etkinlikle verebileceğimiz bu becerileri bir yıl erteleme durumunu yaratacak ve ilköğretimin 1 inci sınıfına ait olmayan becerileri bu sınıfa taşıyacaktır. O zaman, içerik açısından model 1+3+4+4 haline gelecektir. Böyle bir sistem oluşumu, bilimsel açıdan sakıncalı olduğu gibi aynı zamanda hiçbir ülkede bulunmayan anlaşılmaz bir bölünmeyi oluşturacaktır. Önerilen 4+4+4 modelinin ilk kademesi olan 4 yıllık eğitim kavramı hiçbir bilimsel temele dayanmamaktadır. Bilimsel araştırmalara göre çağ nüfusu bilişsel gelişim açısından ayrıştırıldığında, 7-11 yaş somut işlemler, 12 yaş üstü ise soyut işlemler dönemi olarak belirlenmiştir. Dördüncü sınıftaki bir çocuğun, somut işlemler döneminin tam ortasındayken ilköğretimin ikinci kademesine geçmesi, bilimsel veriler ve bulgulara ters düşmektedir. İlköğretim eğer iki aşamaya bölünecekse, bunun bilimsel veriler ışığında yapılması ve ülkemizin daha önceki deneyimlerinin üzerine inşa edilmesi kuvvetle önerilmektedir…”
Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Fakülte Kurulu Görüşünde; “… ilköğretime başlama yaşı bir yıl öne (beş yaş = 60 ay) alınmakta ve okul öncesi eğitime vurgu yapılmamaktadır. (…) Yurtiçi ve yurtdışında yapılan bilimsel çalışmaların sonuçları, okul öncesi eğitim almış çocukların, bu eğitimi almamış akranlarına kıyasla hem ilköğretime daha iyi uyum sağladıklarını hem de üst öğrenim basamaklarında daha başarılı olduklarını göstermektedir. Dolayısıyla, genel olarak Dünyadaki birçok ülkede en az 72 aylık çocukların ilköğretime başlatılmaları ve ilköğretim öncesinde okul öncesi eğitim uygulamaları bir tesadüf değildir. Kaldı ki; 1983-1985 eğitim-öğretim yıllarında beş yaş çocuklarının ilköğretime alınmalarının denendiği ve bu uygulamanın başarısızlıkla sonuçlandığı da bilinmektedir. (…) Ayrıca, bu uygulama, birinci sınıfta 60 ve 72 aylık çocukların aynı sınıfta eğitilmelerini de gerektirecektir. Oysa 60 ve 72 aylık çocuklar zihinsel, bedensel, sosyal-duygusal ve kişilik özellikleri bakımından birbirinden oldukça farklıdır ve çocuğun, bütün yönleriyle hızla gelişmekte olduğu çocukluk yıllarında, çocuklar arasındaki üç ay gibi bir süre bile çok önemli bir farklılık olarak görülmektedir. (…) temel eğitim, iyi bir yurttaş yetiştirme, bireylere yurttaşlık kültürü kazandırma sürecidir. Bu nedenle, temel eğitim kesintili olamaz, tüm bireyler için ortak olmalı ve örgün eğitim kurumlarında gerçekleştirilmelidir. Önerilen kesintili 4+4+4 eğitim sürecinde, ilköğretimin ikinci kademesinde okul türlerinin çeşitlenmesi birinci kademeden sonra bir seçme ve yerleştirme sınavının da yapılacağı anlamına gelmektedir. Böylece çocuklarımız sınav kaygısını daha erken yaşlarda yaşayacaklar ve bu sınava hazırlanmak için dershanelerle daha erken tanışacaklardır (…) küçük yaştakilerin üst sınıflardaki öğrencilerin olumsuz davranışlarına maruz kalmalarını önlemek amacıyla, tüm bireyler için ortak, zorunlu ve kesintisiz eğitim sistemi içinde, ilköğretim 1.- 5. Sınıflar ile 6.-8. Sınıflar eğitimlerini farklı mekanlarda sürdürebilir. …”
ODTÜ Eğitim Fakültesi Görüşünde; “… 5 yaş grubu için okul öncesi eğitim zorunlu eğitim kapsamına alınmalıdır. Okul öncesi eğitim, ülkemizdeki sosyoekonomik eşitsizlik ve farklılıkların azaltılması, özellikle düşük sosyoekonomik çevrelerden gelen çocukların okulda daha fazla kalmasının sağlanması ve okuldaki başarısının arttırılması, yükseköğretime devam etmesi ve iş yaşamlarında daha etkili ve verimli olmaları için gereklidir. Beyin araştırmaları, okul öncesi eğitimin çocukların beyin kapasitelerini geliştirdiğini, çocukların duygusal, zihinsel, motor ve dil gelişimlerine önemli katkı sağladığını, çocukların ilköğretime daha kolay uyum sağlayarak ileriki eğitim aşamalarında daha başarılı olmalarına yardımcı olduğunu göstermektedir. (…) İlköğretime başlama yaşı 6 yaş (72 ay) olmalıdır. (…) Çocukta hafızayı öğrenme amacıyla etkili kullanma, mantıklı düşünme, yorum, bir işi başından sonuna gerçekleştirebilme yetileri altı yıldan sonra gerçekleşir. Altı yaş öncesi çocuğun beynindeki bilişsel yapılar okul temelli akademik öğrenme için henüz gelişmiş değildir. Altı yaş öncesi dönemde dikkat süresi kısa olduğu için okullardaki 40 dakikalık derslerde bu çocukların oturmaları ve dikkatlerini derse vermeleri mümkün değildir. Bu nedenle çocukların dikkat dağınıklığı, disiplinsizlik, dinleme bozukluğu gibi etiketlendirmelere maruz kalmaları ve bu durumun sonraki eğitim yaşantılarını derinden etkilemesi olasıdır. İlköğretime başlama yaşının belirlenmesi konusunda çocuğun zihinsel gelişimi yanında fiziksel, sosyal ve psikolojik gelişimini de dikkate almak gerekir. (…) 6 yaş öncesi çocukların okumayı öğrenmeleri, bu çocukların ilköğretime başlamak için yeterli zihinsel, fiziksel, sosyal ve psikolojik olgunluğa ulaştığı anlamına gelmez. Literatür erken yaşta ilköğretime başlayan çocukların ilk yıllarda olmasa bile 4. ve 5. sınıftan itibaren akademik gelişme açısında sorunlar yaşadığını ortaya koymaktadır. Dünyadaki ülkelerin büyük çoğunluğunda çocuklar ilköğretime 6 yaşında başlamaktadır. İskandinav ülkelerinde çocuklar 7 yaşında (84 ay) ilköğretime başlarlar ve eğitimde aldıkları başarılı sonuçlar ortadadır. (…) Sonuç olarak, ülkemizde ilköğretime başlama yaşı 6 (72 ay) olarak yıllardır uygulanmaktadır ve bununla ilgili bir sorun yaşandığı konusunda bilimsel veriler yoktur. Bu nedenle okula başlama yaşının 6 olarak devam etmesi önerilmektedir. İlköğretimin ilk kademesi en az 5 yıl olarak düzenlenmelidir. Kanun teklifinde 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitim 4 yıllık iki kademeye ayrılmaktadır. İlk kademenin neden 4 yıl olduğuna ilişkin teklifte bir gerekçe yer almamaktadır. Bu sürenin 4 yılla sınırlandırılmasının bilimsel bir temeli olmadığı gibi, gelişmiş ülkelerde de görülen yaygın bir uygulama değildir. Birçok ülkede ilköğretimin kademelendirilmesinde 5+3, 6+2, 6+3 modelleri kullanılmaktadır. Bu tür bir kademelendirme gelişimle ilgili bilimsel ilkelere de aykırıdır. Gelişimle ilgili bilimsel veriler çocukların somut işlem dönemini 6-11 yaş olarak ortaya koymaktadır. 12 yaştan itibaren çocuklar soyut işlem dönemine geçtikleri için öğrendikleri kavramların ve becerilerin düzeyinde bir farklılık olması doğaldır. 4+4 modelinin ilk kademesi çocukların somut işlem döneminin ortasına denk gelmektedir. Bu modele bir de zorunlu eğitime başlama yaşının 5’e alınması teklifi eklendiği zaman çocukların gelişimsel olarak bir dönemi tamamlayamadan ilk kademeden mezun olmaları (9 ya da 10 yaşında) ve daha soyut ve üst düzey eğitim vermeyi amaçlayan ikinci kademeye gitmeleri anlamına gelecektir…”
Ege Üniversitesi Eğitim Fakültesi Görüşünde; “… İlgili kanun teklifi; “Temel eğitimi, -dünyadaki örneklerin aksine- 4+4+4 şeklinde, program ve okul türleri açısından farklı öğretim programlarına dayalı olarak yapılandırmaktadır. İlgileri ve yetenekleri henüz ayrışmamış, somut işlemler dönemini tamamlamamış, mesleklere yönelik tutum ve ilgileri gelişmemiş olan öğrencileri dördüncü sınıfın sonunda yönlendirmektedir…” denilmektedir.
Yönetimin her türlü işlem ve eyleminin genel amacı kamu yararının gerçekleştirilmesidir. Yukarıdaki açıklamalar, dava konusu düzenlemenin kamu yararının gerçekleştirilmesi amacına hizmet etmediğini açıkça göstermektedir.
 
b)     Genelgenin, “60-66 ay arasındaki çocukların ise velisinin yazılı isteği ile gelişim yönünden hazır olduğu anlaşılanların ilkokullara devamları sağlanacaktır” hükmüyle, 60 - 66 ay arasındaki çocuklar, yani beş yaşındaki çocuklar da ilköğretim 1. Sınıfına kayıt edilebilecektir.
Yukarıda da dile getirildiği üzere, bilimsel araştırmalara göre çağ nüfusu bilişsel gelişim açısından ayrıştırıldığında, 7-11 yaş somut işlemler, 12 yaş üstü ise soyut işlemler dönemi olarak kabul edilmektedir. 6287 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yasanın yürürlüğe girmesinden önce, 2011-2012 eğitim öğretim yılı da içerisinde olmak üzere, kesintisiz 8 yıllık eğitimin ilk beş yılında (yani 7-11 yaş aralığında) sınıf öğretmenleri eliyle öğrencilerimize somut işlemlere yönelik eğitim ve öğretim verilmiştir. Bu yaş grubundaki öğrencilerimize verilen somut işlemler eğitiminin olumsuz sonuçları olduğuna yönelik tek bir bilimsel araştırma ve inceleme yayımlanmamıştır. Bu çağ grubundaki öğrencilere eğitim verecek öğretmenler de, üniversitelerimizin eğitim fakültelerinde buna uygun eğitim almıştır. Henüz okul öncesi eğitim çağında olan 60 - 66 ay arasındaki çocuklarımızın ilköğretim kurumlarına öğrenci olarak kaydedilmesi, hem bu çağ nüfusunu oluşturan çocuklarımız, hem bu çocuklara eğitim ve öğretim verecek öğretmenlerimiz, hem de eğitim kurumlarımız açısından ciddi sorunlar doğuracaktır. Bu çocukların önemli bir bölümü henüz tuvalet alışkanlığı kazanmamış, kural algısı oluşmamış, kalem tutma becerisi edinmemiş, oyun çağındaki çocuklardan oluşmaktadır. Kuşkusuz bu çocukların bir bölümü, özellikle büyük kentlerde yaşayanlar ve eğitimli ailelerin çocukları, bu gelişimleri edinmiş olabilirler. Ancak aynı çağ nüfusundaki çocukların bir bölümünün eğitim kurumlarında öğrenime devam etmesi, diğer kısmının ise devam edememesi, Anayasada ifadesini bulan ‘Genel Eşitlik’ ilkesine aykırı olduğu gibi, diğer çocukların ailelerinin yadırganması ve böylece toplumsal barışın bozulmasına neden olabilecektir.
Dava konusu düzenlemenin kamu yararının gerçekleştirilmesi amacına hizmet etmediği açıktır. Yukarıda görüşlerine yer verilen üniversitelerimizin eğitim fakültelerinin görüşleri de, bu savımızı doğrulamaktadır.
 
c)      Genelgenin, “Okul öncesi eğitim için 30 Eylül 2012 tarihi itibarıyla 37-66 arasındaki çocukların anaokulunda veya uygulama sınıflarında, 48-66 ay arasındaki çocukların ise anasınıflarında eğitim almaları sağlanacaktır” hükmü de, kreş hizmetlerinden yararlanması gereken çocuklarımızın, anasınıflarında okul öncesi eğitime başlatılmaları sonucunu doğuracaktır.
Okul öncesi eğitim kurumları üç yaşını tamamlamış, 4, 5 ve 6 yaş guruplarına hizmet vermektedir. Dava konusu düzenlemeyle, okul öncesi eğitim kurumları bundan böyle 4 ve 5 yaş grubuna hizmet verecektir. Böylece, tek bir okul öncesi eğitim kurumu ve ilave sınıf açılmadan, tek bir öğretmen atanmadan, okul öncesi eğitimden yararlanan çocuklarımızın oranı % 30 artacaktır. Oysa burada sadece rakamlarla değil, çocuklarımızın da geleceğiyle oynanmaktadır.
Aralarında çok sayıda üyemizin olduğu, üniversitelerin Okul Öncesi Öğretmenliği ve Çocuk Gelişimi bölümü mezunu olup okul öncesi eğitim kurumlarında görev yapan öğretmenlerimizin aldıkları lisans eğitiminin buna uygun düşmediğini söylemeye herhalde gerek bile yoktur.
Bu düzenlemenin amacı, yukarıda özetle açıklamaya çalıştığımız gibi, okul öncesi eğitimden yararlanan çocukların, bu çağ genel nüfusuna olan oranının düşük olmasıdır. Davalı yönetim gereksinim duyulan okul öncesi eğitim kurumlarını açmak yerine, yeterince okul öncesi eğitim kurumumuz yok, bari bu çağ nüfusunu oluşturan çocukları sistemin dışına çıkararak ilköğretime kayıt edelim, böylece okul öncesi eğitimden yararlanacak çocuk sayısını da düşürmüş oluruz, diye düşünmüş olmalıdır. Neredeyse bütün bilimsel veriler bu çağ nüfusunun okul öncesi eğitim alması gerektiği görüşünde birleşirken, bu çağ nüfusunu oluşturan çocukların ilköğretime kaydedilmesi başka biçimde açıklanamaz.
 
d)     Genelgenin, “İmam hatip ortaokullarının bağımsız ortaokullar olarak kurulmasına öncelik verilecek, bunun mümkün olmadığı durumlarda imam hatip liseleri ile birlikte kurulabileceklerdir. Ancak bu durumda imam hatip ortaokulu öğrencileri ile imam hatip lisesi öğrencilerinin okul giriş çıkış kapıları ile bahçe gibi ortak kullanım alanlarının öğrencilerin yaş seviyeleri dikkate alınarak imkanlar dahilinde düzenlenmesi sağlanacaktır” hükmüyle, gereksinim duyulan eğitim kurumlarına değil, imam hatip ortaokullarının kurulmasına öncelik verilecektir.
Dava konusu düzenlemede yer alan önceliğin, imam hatip ortaokullarının imam hatip liselerinden bağımsız olarak kurulması biçiminde anlaşılması gerektiği ifade edilse de, ülkemizin dört bir yanında açılan yüzlerce imam hatip ortaokulu (yalnızca İstanbul’da 76 tane açıldığı kamuoyuyla paylaşılmıştır), anlaşılanın aslında öncelikle imam hatip ortaokulu açılması olduğunu göstermektedir. Kuşkusuz imam ve hatip yetiştiren eğitim kurumları da, diğer mesleki eğitim veren eğitim kurumları gibi toplumun gereksinimleri arasındadır. Ancak bu gereksinimin karşılanamadığı, dolayısıyla yeni imam hatip okulları açılması gerektiği yönünde somut bir veri olmadığı halde, mesleki ve teknik orta öğretim kurumları yanında çok sayıda imam hatip ortaokulu açılması ve bu eğitim kurumlarının açılmasına öncelik verilmesinin dava konusu düzenleme ile bir biçimde emredilmesi,  Anayasada ifadesini bulan ‘Genel Eşitlik’ ilkesine açıkça aykırılık oluşturmaktadır.
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasasında, milli eğitimin temel ilke ve genel amaçları belirlenmiştir.
Buna göre milli eğitim sistemimizin genel amacı; Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek; Beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirmek; İlgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak; Böylece bir yandan Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğunu artırmak; öte yandan milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak ve nihayet Türk Milletini çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmaktır.
Henüz 9 yaşında olan, iyiyi, kötüyü, doğruyu yanlışı ayırtım gücüne sahip olmayan, dolayısıyla tercih seçeneği olamayacak çocukların, büyük ölçüde ailenin ve belki de daha doğru bir anlatımla ülkedeki politik iklimin etkisinde kalarak belirli bir mesleği yapmaya, yani imam ve hatip olmaya zorlanması, milli eğitimin genel amaçları arasında yer alan çocuklarımızın; beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirme amacına hizmet etmeyeceği açıktır.
Milli eğitim sisteminin genel ilkeleri arasında yer alan ve 1739 sayılı Yasanın ‘Yöneltme’ başlıklı 6. Maddesinde düzenlenen ilke uyarınca; fertler, eğitimleri süresince, ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde ve doğrultusunda çeşitli programlara veya okullara yöneltilerek yetiştirilecek; milli eğitim sistemi, her bakımdan, bu yöneltmeyi gerçekleştirecek biçimde düzenlenecek; bu amaçla, ortaöğretim kurumlarına, eğitim programlarının hedeflerine uygun düşecek şekilde hazırlık sınıfları konulabilecek; yöneltmede ve başarının ölçülmesinde rehberlik hizmetlerinden ve objektif ölçme ve değerlendirme metotlarından yararlanılacaktır. Dava konusu düzenleme yöneltme yaşını fiilen 9 yaşına çekmektedir. Henüz 9 yaşında olan, iyiyi, kötüyü, doğruyu yanlışı ayırtım gücüne sahip olmayan, dolayısıyla tercih seçeneği olamayacak çocukların, ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde ve doğrultusunda tercihte bulunamayacağı açıktır.
Yine 1739 sayılı Yasanın, ‘Eğitim hakkı’ başlıklı 7/2. Maddesi uyarınca; “İlköğretim kurumlarından sonraki eğitim kurumlarından vatandaşlar ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde” yararlanacaktır. 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasası, yöneltmenin ilköğretim kurumlarından sonraki eğitim kurumları için olacağını kabul etmekte ve bunu eğitim hakkının ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir. Yine yöneltme, vatandaşların ilgi, istidat ve kabiliyetlerine göre belirlenecektir. Oysa dava konusu düzenleme yöneltme yaşını fiilen 9 yaşına çekmektedir. Özetle dava konusu düzenleme, milli eğitim sisteminin genel amaç ve ilkelerine açıkça aykırılık oluşturmaktadır.
İmam hatip ortaokulu açılmasını önceleyen dava konusu düzenlemeyle, henüz 9 yaşında olan çocuklarımız, bir biçimde, müfredatında yalnızca bir din ve bu dine ait bir mezhebin temel öğretisinin önemli bir yer tuttuğu eğitim kurumlarına gönderilmeye zorlanacaktır. Bu düzenlemenin, Cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve milli eğitim sisteminin genel amaçları arasında yer alan laiklik ilkesiyle bağdaştırılmasına olanak yoktur.
 
e)      Genelgenin; “Şartların uygun olmaması durumunda aynı binada bulunan ilkokul ve ortaokul için ikili öğretim uygulaması yapılabilecektir. İkili öğretim yapan okullarda ortaokullar sabahçı, ilkokullar ise öğlenci olarak eğitim öğretim faaliyetlerini yürüteceklerdir” hükmüyle, eğitim kurumlarımızın kapasitesinin yetersizliği kabul edilerek, aynı eğitim kurumunda ikili eğitim yapılmasının önü açılmaktadır. Olağan koşullar altında, zorunluluktan kaynaklanacak böylesi bir tercih anlayışla karşılanabilir. Oysa ortada böylesi bir zorunluluk bulunmamaktadır. Eğitim kurumu ve sınıf mevcutlarının zaten yetersiz olduğu, davalı yönetim de içerisinde olmak üzere, herkes tarafından bilinmektedir. Bu nedenle eğitim kurumlarımızın bir kısmında, ikili eğitim ve birleştirilmiş sınıf uygulamasıyla eğitim ve öğretim hizmeti verilmeye çalışılmaktadır. Bu uygulamanın en alt düzeye indirilmesi ve terk edilmesi için çaba sarf etmesi gereken davalı yönetimin, bu uygulamayı yaygınlaştırmaya olanak verecek yeni düzenlemeler yapması kabul edilemez.
6287 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yasa ve ardından dava konusu Genelgenin yürürlüğe girmesiyle, ilköğretim okulları iki kademeye ayrılmış, her bir kademenin ayrı binalarda eğitime açılacağı genel ilke olarak ortaya konmuştur. Var olan ilköğretim kurumları bile gereksinimi karşılamaktan uzakken, ilköğretim okullarının iki kademeye ayrılmasıyla çok sayıda eğitim kurumu (bunların sayıları henüz tam olarak bilinmemektedir) ikili öğretime geçirilmiş, aynı eğitim kurumunda, bir kademenin öğleden önce, diğer kademenin öğleden sonra eğitim ve öğretime devam etmesi yönünde planlamalar yapılmıştır. Eğitim kurumlarımızın ikili eğitim yapacak biçimde düzenlenmesinin pedagojik açıdan uygun olmadığı yönünde tam bir uzlaşı varken, yeterli sayıda eğitim kurumu ve sınıf olmadığı halde, eğitim kurumlarımızın bir bölümünün alelacele imam hatip ortaokuluna dönüştürülmesinin, idarenin bütün işlem ve eylemlerinin genel amacını oluşturan kamu yararıyla bağdaştırılmasına olanak yoktur.    
Dava konusu düzenleme nedeniyle 5, 6, 7 ve 8. Sınıf öğrencilerinin eğitimlerine devam edecekleri sınıf ve sıralarda, öğleden sonra 1, 2, 3 ve 4. Sınıflar eğitimlerine devam edecektir. Üstelik bu uygulamanın nedeni zorunluluk değil, dava konusu düzenleme olacaktır.
Yine dava konusu düzenleme, yani çok sayıda eğitim kurumunda ikili eğitime geçilmesi nedeniyle, okullarımız çok erken saatlerde eğitim ve öğretime başlayacak ve geç saatlere kadar eğitim devam edecektir. Eğitim kurumlarının temizlenmesine bile olanak tanınmadan, aynı sınıf ve okulda eğitim ve öğretime devam edilmesi herhalde sağlıklı bir eğitim ortamına hizmet etmeyecektir.
Özetle dava konusu düzenlemeler kamu yararı ve hizmetin gerekleriyle bağdaştırılamaz. Bu nedenle öncelikle yürütmesi durdurulmalı, daha sonra da iptaline karar verilmelidir.
 
3.      Dava konusu genelgenin yasal dayanağını oluşturan ve 11.04.2012 gün ve 28261 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 30.03.2012 gün ve 6287 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yasanın 1, 2, 3, 9 ve 13. Maddeleri şu şekildedir:
 
MADDE 1 – 5/1/1961 tarihli ve 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanununun 3 üncü maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 3 – Mecburi ilköğretim çağı 6-13 yaş grubundaki çocukları kapsar. Bu çağ çocuğun 5 yaşını bitirdiği yılın eylül ayı sonunda başlar, 13 yaşını bitirip 14 yaşına girdiği yılın öğretim yılı sonunda biter.”
 
MADDE 2 – 222 sayılı Kanunun 7 nci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 7 – İlköğretim; 1 inci maddede belirtilen amacı gerçekleştirmek için kurulmuş dört yıl süreli ve zorunlu ilkokul ile dört yıl süreli ve zorunlu ortaokuldan oluşan bir Milli Eğitim ve Öğretim Kurumudur.”
 
MADDE 3 – 222 sayılı Kanunun 9 uncu maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“İlköğretim kurumlarının ilkokul ve ortaokul olarak bağımsız okullar hâlinde kurulması esastır. Ancak imkân ve şartlara göre ortaokullar, ilkokullarla veya liselerle birlikte de kurulabilir.”
 
MADDE 9 – 1739 sayılı Kanunun 25 inci maddesinin mülga birinci fıkrası aşağıdaki şekilde yeniden düzenlenmiştir.
“İlköğretim kurumları; dört yıl süreli ve zorunlu ilkokullar ile dört yıl süreli, zorunlu ve farklı programlar arasında tercihe imkân veren ortaokullar ile imam-hatip ortaokullarından oluşur. Ortaokullar ile imam-hatip ortaokullarında lise eğitimini destekleyecek şekilde öğrencilerin yetenek, gelişim ve tercihlerine göre seçimlik dersler oluşturulur. Ortaokul ve liselerde, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin hayatı, isteğe bağlı seçmeli ders olarak okutulur. Bu okullarda okutulacak diğer seçmeli dersler ile imam-hatip ortaokulları ve diğer ortaokullar için oluşturulacak program seçenekleri Bakanlıkça belirlenir.”
 
MADDE 13 – 16/8/1997 tarihli ve 4306 sayılı Kanunun geçici 1 inci maddesinin (A) fıkrasının (2) numaralı bendinin (c) alt bendinde yer alan “sekiz yıllık kesintisiz ilköğretim” ibaresi “ilköğretim ve ortaöğretim” şeklinde değiştirilmiş ve maddede yer alan “sekiz yıllık kesintisiz” ibareleri madde metninden çıkarılmıştır.
 
Anayasanın 2’ nci maddesinde yer alan; “Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir” hükmüyle cumhuriyetin temel nitelikleri ortaya konmuştur. Bu niteliklerin Devleti oluşturan bütün organlar açısından bağlayıcı olduğu, her tür yetki ve sorumluluğun belirlenmesinde ve kullanılmasında bu nitelikler çerçevesinde değerlendirme yapma zorunluluğu bulunduğu açıktır.
Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuk güvenliğini gerçekleştiren, anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde, anayasanın ve yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri bulunduğu bilincinde olan devlettir.
Sonuçta bireylerin haklarını kullanmalarını zorlaştıran ya da doğmuş olan haklarının hiçe sayılması anlamına gelen her tür yeni düzenleme ve uygulamanın, ister idare isterse yasama ya da yargı elinden çıksın, hukuki istikrarı bozmayacak şekilde tasarlanması gerekmektedir.
Hukuk devletinin temel öğelerinden biri güvenilirliliktir. Hukuk devleti, tüm eylem ve işlemlerinde yönetilenlere en güçlü ve en kapsamlı şekilde hukuksal güvence sağlayan devlettir. Hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir devlette hukuk güvenliğinin sağlanması, hukuk devleti ilkesinin olmazsa olmaz koşuludur. Hukuk güvenliği, diğer bir ifadeyle ‘güvenin korunması ilkesi’ de ilgilinin hukuki durumunun süreceğine olan güveni dolayısıyla hayal kırıklığına uğratılmaması anlamına gelir. Güvenin korunması, her zaman mevcut bir hukuksal durumun dokunulmazlığı anlamında olmasa da, her düzenleme değişikliğinde yasa koyucu tarafından göz önünde bulundurması gerekir. Halkın Devlete olan güveninin korunması da ancak hukuk güvenliğinin sağlanmasıyla olasıdır. Bu yönüyle, Hukuk Devleti’nin önemli bir unsuru olarak Hukuk güvenliği, yalnızca hukuk düzeninin değil, aynı zamanda belirli sınırlar içinde, bütün Devlet davranışlarının, az çok, önceden öngörülebilir olması anlamını taşır. Hukuk güvenliği sadece bireylerin devlet faaliyetlerine duyduğu güven değil, aynı zamanda yürürlükteki mevzuatın süreceğine duyulan güveni de içerir. Hukuk güvenliği, “belirlilik ve öngörülebilirlik” gerektirir. Hukuk güvenliğinin sağlanmasında, “kazanılmış haklar” ın korunması da temel bir unsurdur.
Hukuk devleti ilkesi, yasaların kamu yararına dayanması öğesini içermenin yanında yasama organı tarafından konulacak kurallarda adalet ve hakkaniyet ölçülerinin göz önünde tutulmasının gerekliliği, yine bu ilkenin doğal bir yansımasıdır. Anayasa Mahkemesinin E.1985/1, K.1986/4 sayılı kararında “Yasa koyucuya verilen düzenleme yetkisi, hiçbir şekilde kamu yararını ortadan kaldıracak veya engelleyecek biçimde kullanılamaz” denilmektedir.
Yine Anayasa Mahkemesi’nin E.2008/34, K.2008/153 sayılı kararında; “Hukuk devletinin tanımına giren unsurlardan birisi de, kamu yararı düşücesi olmadan herhangi bir yasanın kabul edilmeyeceğidir. Tüm yasaların genel amacının kamu yararı olduğu bilinen bir gerçektir. Haksız olan, yanlış olan, adil olmayan bir yasal düzenlemenin amacı, kamu yararı olamaz. Hukuk devleti ilkesi gereğince, yasama işlemlerinin kişisel yararı değil, kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla yapılması esastır. Bir kuralın Anayasaya aykırılık sorunu çözümlenirken, ‘kamu yararı’ konusunda Anayasa Mahkemesi’nin yapacağı inceleme de, yasanın kamu yararıyla yapılıp yapılmadığını araştırmaktır. Anayasanın çeşitli hükümlerinde yer alan kamu yararı kavramının Anayasada bir tanımı yapılmamıştır. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin kimi kararlarında da belirtildiği gibi, kamu yararı, bireysel, özel çıkarlardan ayrı ve bunlara üstün olan toplumsal yarardır. Bu saptamanın doğal sonucu olarak da, kamu yararı düşüncesi olmadan yalnız özel çıkarlar için veya yalnız belli kişilerin yararına olarak yasa kuralı konulamaz. Böyle bir durumun açık bir biçimde kesin olarak saptanması halinde, söz konusu yasa kuralı Anayasanın 2 nci maddesine aykırı düşer ve iptali gerekir.

Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan ve çağdaş demokratik rejimlerin temel ilkelerinden birisi olan ‘hukuk devleti’ ilkesinin ön koşullarında birisi de hukuk güvenliğidir. Hukuk devletinin sağlamakla yükümlü olduğu hukuk güvenliği, kişilerin, hukuk düzenin koruması altındaki haklarını elde etmeleri için gereken her türlü önlemin alınmasını ve bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar” denilerek yasaların genel amacının kamu yararı olması gerektiği bir kez daha yalın bir şekilde ifade edilmiş; hukuki güven ve istikrar ilkesinin hukuk devletinin ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir niteliği olduğu, bu niteliğin korunması gerektiği ve bunun hukuki anlamda bir zorunluluk olduğu da vurgulanmıştır.
Yasanın yukarıda yer verilen hükmü uyarınca; 30 Eylül 2012 tarihi itibarıyla 60 ayını tamamlayan yani beş yaşındaki tüm çocuklar zorunlu olarak ilköğretim 1. Sınıfına kayıt edilecektir. Bilimsel araştırmalara göre çağ nüfusu bilişsel gelişim açısından ayrıştırıldığında, 7-11 yaş somut işlemler, 12 yaş üstü ise soyut işlemler dönemi olarak kabul edilmektedir.
6287 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yasanın yürürlüğe girmesinden önce, 2011-2012 eğitim öğretim yılı da içerisinde olmak üzere, kesintisiz 8 yıllık eğitimin ilk beş yılında (yani 7-11 yaş aralığında) öğrencilerimize sınıf öğretmenleri eliyle somut işlemlere yönelik eğitim ve öğretim verilmiştir.
Bu çağ grubundaki öğrencilere eğitim verecek öğretmenler de, üniversitelerimizin eğitim fakültelerinde buna uygun eğitim almıştır. Henüz okul öncesi eğitim çağında olan 60 -72 ay arasındaki çocuklarımızın ilköğretim kurumlarına öğrenci olarak kaydedilmesi, hem bu çağ nüfusunu oluşturan çocuklarımız, hem bu çocuklara eğitim verecek öğretmenlerimiz, hem de eğitim kurumlarımız açısından ciddi sorunlar doğuracaktır. Bu sorunların ileride giderilmesi güç ve belki de olanaksız zararlar doğuracağına kuşku yoktur. Milli Eğitim Bakanlığı da, 6287 sayılı Yasanın anılan hükmünün uygulanmasının eğitim bilimiyle bağdaşmadığı kanısında olsa gerek, dava konusu ettiğimiz genelgeyle 60 – 66 aylık çocukları zorunlu eğitim kapsamı dışında tutmaya çalışmıştır.
Okul öncesi eğitimden yararlanan çocukların, bu çağ genel nüfusuna olan oranının düşük olduğu, okul öncesi eğitim kurumu açılması amacıyla son yıllarda ciddi kampanyalar yürütüldüğü bilinmektedir. Yeterince okul öncesi eğitim kurumu olmadığından bu çağ nüfusunu oluşturan çocukların, yani 60-72 ay grubundaki çocukların 1/3 lük kısmı ilköğretime kayıt edilmek, böylece okul öncesi eğitimden yararlanacak çocuk sayısı da düşürülmek; yalnız rakamlar değil, çocuklarımızın geleceği de bu yolla karartılmak istenmektedir. Neredeyse bütün bilimsel veriler bu çağ nüfusunun okul öncesi eğitim alması gerektiği görüşünde birleşirken, çocuklarımızın ilköğretime zorunlu olarak kaydedilmek istenmesi başka biçimde açıklanamaz.
Yasanın anılan hükmüyle 8 yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitim sunan ilköğretim kurumları, dört yılı zorunlu ilkokul, dört yılı zorunlu ortaokul olmak üzere iki kademeye ayrılmış, ikinci kademe ilköğretim kurumları da, farklı programlar arasında tercihe imkân veren ortaokullar ile imam-hatip ortaokullarından oluşacağı, ortaokullar ile imam-hatip ortaokullarında lise eğitimini destekleyecek şekilde öğrencilerin yetenek, gelişim ve tercihlerine göre seçimlik dersler oluşturulacağı, ortaokul ve liselerde, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin hayatı, derslerinin isteğe bağlı seçmeli ders olarak okutulacağı kurala bağlanmıştır.
Yasanın bu hükmüyle, 5-8 yaş arasındaki çocuklar ilköğretim birinci kademesine devam edecek, 9-12 yaş arasındaki çocuklar ise ilköğretim ikinci kademesine devam edecektir. Gerek okul öncesi eğitim öğretmenleri, gerek sınıf öğretmenleri, gerekse ilköğretim branş öğretmenlerinin, yani sayısı yüzbinleri bulan öğretmenin aldığı eğitim bu yaş grupları ile örtüşmemektedir. 1739 ve 222 sayılı Yasalarda yapılan bu değişikliklerle, okulöncesi eğitimden yararlanması gereken çağ nüfusunun üçte birlik kısmı (davalı bakanlık bunların bir kısmını kapsam dışına almaya çalışsa da) zorunlu olarak ilköğretime kaydedilecek, henüz iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı kavrama düzeyinde olmayan 8 yaşındaki çocuklar genel ortaokullar ile imam hatip ortaokulları arasında tercih yapmaya zorlanacaktır. Bilimsel araştırmalara göre çağ nüfusu bilişsel gelişim açısından ayrıştırıldığında, 7-11 yaş somut işlemler, 12 yaş üstü ise soyut işlemler dönemi olarak belirlenmiştir. Dördüncü sınıftaki bir çocuğun, somut işlemler döneminin tam ortasındayken ilköğretimin ikinci kademesine geçmesi, bilimsel veriler ve bulgulara da ters düşmektedir. Henüz 9 yaşında olan çocuklarımız, bir biçimde, müfredatında yalnızca bir din ve bu dine ait bir mezhebin temel öğretisinin önemli bir yer tuttuğu eğitim kurumlarına gönderilmeye zorlanacaktır. Bu düzenlemenin, Cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve milli eğitim sisteminin genel amaçları arasında yer alan laiklik ilkesiyle bağdaştırılmasına olanak yoktur.
Yukarıdaki açıklamalar, 6287 sayılı Yasanın anılan hükmünün kamu yararını gerçekleştirmek amacı taşımadığını, dolayısıyla Anayasanın 2. Maddesine, yani ‘Hukuk Devleti’ ilkesine; çağdaş bilim ve eğitim esaslarına aykırı olduğunu dolayısıyla Anayasanın 42. Maddesine aykırı olduğunu göstermektedir. Anayasanın 17. Maddesinin ilk fıkrasında, herkesin, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtilmiş, 5. Maddesinde de kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak, devletin temel amaç ve görevleri arasında sayılmıştır. Devletin bu yükümlülüğünü eşitlik ilkesini gözeterek hiçbir ayırım yapmadan herkes için geçerli olacak biçimde yerine getirmesi gerektiğinde duraksamaya yer yoktur. Bu bağlamda iptali istenen düzenlemeler Anayasanın 2., 5., 10., 17. ve 42. maddelerine aykırıdır.
 
SONUÇ VE İSTEM            : Yukarıda açıklanan ve yüksek mahkemece doğrudan göz önünde bulundurulacak nedenlerle;
1.      Milli Eğitim Bakanlığı Özel Kalem Müdürlüğü’nce yayımlanan, 09.05.2012 gün ve 2012/20 sayılı, ’12 Yıllık Zorunlu Eğitime Yönelik Uygulamalar’ konulu Genelgenin,
a)     ‘2012-2013 eğitim ve öğretim yılı için, 30 Eylül 2012 tarihi itibarıyla 66 ayını tamamlayan tüm çocukların okul kayıt işlemleri e-okul sistemi üzerinden merkezi olarak yapılacaktır’ bölümünde geçen “66 ayını tamamlayan” ibaresi,
b)     “60-66 ay arasındaki çocukların ise velisinin yazılı isteği ile gelişim yönünden hazır olduğu anlaşılanların ilkokullara devamları sağlanacaktır” hükmü,
c)      “Okul öncesi eğitim için 30 Eylül 2012 tarihi itibarıyla 37-66 arasındaki çocukların anaokulunda veya uygulama sınıflarında, 48-66 ay arasındaki çocukların ise anasınıflarında eğitim almaları sağlanacaktır” hükmü,
d)     “İmam hatip ortaokullarının bağımsız ortaokullar olarak kurulmasına öncelik verilecek, bunun mümkün olmadığı durumlarda imam hatip liseleri ile birlikte kurulabileceklerdir. Ancak bu durumda imam hatip ortaokulu öğrencileri ile imam hatip lisesi öğrencilerinin okul giriş çıkış kapıları ile bahçe gibi ortak kullanım alanlarının öğrencilerin yaş seviyeleri dikkate alınarak imkanlar dahilinde düzenlenmesi sağlanacaktır” hükmü ve
e)      “Şartların uygun olmaması durumunda aynı binada bulunan ilkokul ve ortaokul için ikili öğretim uygulaması yapılabilecektir. İkili öğretim yapan okullarda ortaokullar sabahçı, ilkokullar ise öğlenci olarak eğitim öğretim faaliyetlerini yürüteceklerdir” hükmünün öncelikle yürütmesinin durdurulması daha sonra iptaline,
2.      Genelgenin yasal dayanağını oluşturan ve 11.04.2012 gün ve 28261 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 30.03.2012 gün ve 6287 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yasanın 1, 2, 3, 9 ve 13. maddelerinin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmasına,
3.      Yargılama giderleri ve vekâlet ücretinin davalı yönetime yükletilmesine karar verilmesini vekil olarak dileriz.
 
 
 
                                                                                                    …/06/2012
 
 
 
Av. Mehmet Rüştü TİRYAKİ                   Av. Zuhal ÇOLAK
 
 
 
Av. Necmiye ŞABBAZ,                               Av. Bedia Boran BULUT,
 
 
 
Av. Mahmut Nedim ELDEM
 
 
 
 
 
EKLER
1.      Dava konusu genelgenin örneği,
2.      Onaylı vekâletname örneği.


 
banner182
Son Güncelleme: 27.07.2012 14:33
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol