banner374
27 Nisan 2014 Pazar 14:58
Eğitimde Zihniyet Reformu İhtiyacı ve Müfredat Sorunu
 Bir ülkenin eğitim programları ya da müfredatı, o ülkenin sadece eğitime bakışını değil, aynı zamanda zihniyetini, nasıl bir birey ve toplum istediğinin yol haritasını da ortaya koyar. Eğitim programları, birey ve toplum için öncelikler ve değerler sistematiği teklif eder, bu teklifin hayat bulması için en etkili araçları ve yöntemleri belirler; gelecekte ülkenin yönetiminin devredileceği yeni nesillerin, okul ortamında ve öğretmen rehberliğinde sağlam, özgün kimlik ve kişilik inşa etmeleri için en uygun iklimin oluşumunu da içerir. Sonuçta varılacak yer, bireyin kendini gerçekleştirdiği, toplumun refah, huzur ve mutluluk içinde hayatını sürdürebildiği bir refah toplumunun oluşturulmasıdır.
 
Ne zaman ki toplum, refah, huzur ve mutluluk için gerekli olan koşullarını yitirmeye başlar,  o zaman neden–sonuç ilişkilerinin çözümlenmesi ve çözüm arayışları için harekete geçilir. İşte bizde de askeri yenilgilerden sonra yüzyıllardır süregelen eğitim sistemine yön veren paradigmalarda değişim başlamıştır. Ve doğal olarak değişimin 18. yüzyılın son çeyreğinde, özellikle askeri okullarla başladığını görmekteyiz. Öncelikle askeri okullara yabancı subay eğitmenleri davet edilerek yeni dersler konulmuş ve ders içerikleri değiştirilmiştir. Bu değişim, 19. yüzyılda askeri okulların dışında kalan okulların eğitim ve müfredatına da yansımıştır. 1845 yılında Sultan Abdülmecit, eğitim alanındaki reformların sadece askeri okullarla sınırlı kalmamasını, diğer sivil okullara da genişletilip uygulanmasını belirten bir ferman yayınlamıştır. Osmanlı tarihinde en önemli eğitim reformu, ilk, orta, lise ve değişik yükseköğretim bölümlerinin açıldığı, modern derslerin konularak, geniş müfredat değişimine gidildiği dönem II. Abdülhamit dönemidir.[1]
 
Tarihsel süreçte eğitimde kırılmalar ve bunun sonucu olarak paradigma değişimi, Batı’da başlayan bilim ve sanayi devriminden sonra bütün dünyada yaşanmıştır. Bu kırılmaların ve paradigma değişikliğinin en önemlisi, Osmanlı’nın son dönemlerinde filizlenen ve daha sonra yeni kurulan devletle kendini iyice gösteren Batıcı, pozitivist ve materyalist paradigma olmuştur. Pozitivizm ve materyalizm; tarihi, kültürü, geleneği, dini dışlar, insanları kendi tarihine, toplumuna ve kültürüne yabancılaştırır, yüzü geçmişten ziyade geleceğe dönüktür ve bu yüzden evrimcidir.
 
Eğitimdeki paradigma değişikliği ile devletin pedagojik eğitimden ziyade topluma ideolojik eğitim anlayışını dayatması, Türkiye’nin kalkınmasına, refahına ve huzuruna engel olmuş; demokratik toplum hedefi ve üretim eksenli modernleşme sürekli geciktirilmiştir. Bu yüzden Türk toplumu çağdaşlaşmanın nimetlerini yaşamadan maalesef Batılılaşmanın külfetine katlanmak zorunda kalmış bir ülkedir.
 
 
Eğitimde Dış Müdahaleler ve Vesayet Anlayışı
 
Modernleşmeyle birlikte ulus devletin ortaya çıkması, formel eğitimin önemini artırmış ve kimlik inşasında vazgeçilmez bir araç olarak kendini göstermiştir. Fakat özellikle 19 ve 20. yüzyılla birlikte eğitimin fonksiyonunda çok önemli bir değişme meydana gelmiştir. Geleneksel dönemde eğitim daha çok insanların kendi dini, kültürü, ülkesi, çevresi ya da bölgesiyle sınırlıyken; modernleşme süreciyle birlikte ülke ve bölgeleri aşarak küresel bir olgu ve güç haline dönüşmüştür.
Dünyada egemen bir sistem ya da güçlü bir devlet olmanın yolu eğitimden geçmektedir. Bu nedenle bilgi güçtür; en güçlü olan ise bu kaynakları üreten, değerlendiren ve yönlendirenler olmuştur.
 
Küresel sistem, geliştirmiş olduğu bu eğitim sistemiyle bireyleri ve toplumları kendi ülkesine davet etmeden de, onları yerinde biçimleme imkânına sahip olmaktadır. Hâkim olan eğitim anlayışı ve eğitim sistemiyle yerel kimliklere karşı küresel kimlikler oluşuyor ve bunun sonucu olarak ülkeler kendi kültürüne, değerlerine ve vatandaşına hâkim olamayabiliyorlar. Bu bakımdan günümüzde eğitim sadece eğitim ve öğretimle ilişkili bir olgu değil, uzaktan politik ve kültürel yönlendirmelerin de en önemli araçlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Küresel iradeler bunun önemini bildiği için, gerekli gördüğünde başka ülkelerin eğitim sistemine, okullara, hatta müfredata müdahale etmektedirler. Bunun için yerel aracılar, kurum ve kuruluşlar bulur ve doğrudan olmasa da bunlar aracılığı ile müdahalelerini yapmaktan çekinmezler. Bu durum sadece günümüzle sınırlı değildir. Kendi eğitim tarihimize baktığımızda, bu işin çok gerilere gittiğine şahit oluyoruz ve ülkeler arasında bu alanda rekabetin ve gerektiğinde çatışmaların yaşandığını biliyoruz.
 
Bunun en tipik örneğini Osmanlı’da görmekteyiz. 1776 yılında, ilk deniz okulu olan Mühendishane-i Bahr-i Hümayun’da Hendesehane denilen bir birim açılmış ve bu birimde “tabyacılık” derslerini vermek üzere Fransa’dan iki eğitmen subay getirilmiştir. Ancak bundan rahatsız olan Rusya ve Avusturya’nın baskısı üzerine Fransız subayları 1788’de okuldan ayrılmışlardır. Yeni kurulan devlette de benzer bir şekilde yabancı uzmanlara ve küresel sisteme başvurulmuş ve 1924 yılında ülkemize davet edilen eğitimde pragmatizmin öncülerinden John Dewey’in hazırladığı müfredat programı dikkate alınmış ve uygulamaya konulmuştur (Deweyci pedagoji dine ve geleneksel değerlere mesafeli bakmakta, yeni devletin eğitim politikaları ve dine karşı konumlanması tutumlarında önemli bir etkisinin olduğu görülmektedir). İlk ve ortaokul programına müdahale edildikten sonra, bu kez 1933 yılında İsviçreli Profesör Albert Malche Türkiye’ye davet edilerek üniversitelerle ilgili rapor hazırlatılmış ve üniversitelere müdahale edilmiştir. Bu müdahaleyle Darülfünun kapatılıp hocaların yarıdan fazlası atıldıktan sonra İstanbul Üniversitesi olarak çalışmaya başlamıştır. Yakın döneme bakıldığında, 28 Şubat 1997’de gerçekleştirilen postmodern darbe sürecinde eğitimde ve müfredatta müdahale edilmeyen alan bırakılmamıştır. Batı Çalışma Grubu (BÇG) adıyla Türkiye’de eğitimde vesayetçi gelenek zirve yapmış, ilkokul ve ortaokul birleştirilerek 8 yıl olmuş, Kur’an kursuna gitme yaşı yükseltilmiş, meslek okullarından mezun olanların üniversiteye girişi katsayı uygulamasıyla engellenmeye çalışılmış, birçok öğretmen ve öğretim üyesinin işine son verilmiş, birçoğu da cezalandırılmıştır. Demokratik ve pedagojik olmayan bütün bu girişimler 2002’den sonra değişse de, günümüzde din eğitimi derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması ya da eğitimin sadece karma şeklinde yapılması gibi farklı açılardan yaklaşımların hem kısmen yerel bazı kurum ve kuruluşlar tarafından hem de bölgesel (AB) aktörler tarafından dile getirildiğini görmekteyiz.
 
Türkiye’nin eğitim ve müfredat tarihi, toplumumuzun temel değerlerine tezat teşkil eden uygulamalarla doludur. Sürekli olarak, toplumun kültürüne ve taleplerine rağmen, demokratik olmayan yollarla eğitim sistemine içerden ya da dışarıdan demokratik ve pedagojik olmayan müdahaleler yapılmış, vesayetçi anlayışın doğmasına ve varlığını sürdürmesine neden olmuştur. Bu yüzdendir ki, Türkiye’de değişimler ilk önce siyasetten, sonra eğitimden başlar. Siyaset ve eğitim her zaman iç içe olmuştur. Çünkü bu iki tercih, ideolojik devlete ve topluma ulaşmada hem kalıcı hem de en kestirme araçlar olarak görülmüştür. Biz buna toplum mühendisliği diyoruz.
 
Günümüz Türkiyesi’ndeki eğitim sistemi ve politikasına baktığımızda, toplum mühendisliğinin etkilerinin halen devam ettiğini görüyoruz. Toplum mühendisliği, özellikle müfredat ve ders kitaplarıyla yapılmaktadır. Son on yılda eğitimde önemli reformlar olsa da, halen değiştirilemeyen ve yılların birikmiş sorunlarını taşıyan unsurlar ve yapıların olduğunu da görmekteyiz. Birçok değişikliğe imza atılsa da, temel sıkıntılarımız devam etmektedir. En önemlisi, Milli Eğitim müfredatı ve ders kitaplarında demokratik olmayan, totaliter dönemleri çağrıştıran, öğrencileri dünyaya ve dünyadaki değişimlere değil, ideolojiye göre yetiştiren yönlendirmelerin olmasıdır. Evet, eskiye oranla ders kitaplarında bilgiden çok görseller var, teorik bilgiden çok reel hayattan örnekler var, gündelik hayatta kullanılmayan bilgilerin bir kısmı atıldı, eğlenerek öğretmek için yeni düzenlemeler var. İngilizcede konuşmaya ağırlık verilmesi istenmektedir fakat tüm bu değişimlere rağmen değişmeyen; demokratik toplum ve özgür birey yetiştirme konusunda ciddi engellerin, ünitelerin ve uygulamaların da olduğunu görmekteyiz. Örneğin, Türkiye’de eğitimin, “Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında” yapılacağı ve bu “esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri”nin açılamayacağı gibi kişiselleştirilmiş eğitim programlarını, ders kitaplarını, konu anlatımı, ders içerikleri ve uygulamalarını görmeye devam etmekteyiz. Sosyal bilgiler ve tarih gibi ders kitaplarında olduğu kadar, din kültürü ve ahlak bilgisi dersinde, fen bilgisinde, hatta Arapça ders kitaplarında da görmekteyiz. Özel bir hafta nedeniyle bir konu o hafta içinde bütün derslerde anlatılmaktadır. Aynı hafta içinde dersler değişse de, değişmeyen konulardan artık vazgeçmeliyiz Bu tekrarın hiçbir faydası olmadığı gibi zararı artmaktadır. Aynı konuyu farklı derslerde, hatta farklı sınıflarda tekrar tekrar anlatmak öğrencilerimizde ilgisizliğe ve usanmışlığa neden olmakta ve eğitimi mekanik hale sokmaktadır. İlgili ders olsun olmasın bir konunun en az üç derste işlenmesi demek, uluslararası sınavlara hazırlanan öğrencilerimizin üç farklı konudan mahrum kalması demektir. Ayrıca mevcut programlarda ve ders ünitelerinde Türkiye tarihi genellikle yakın tarihle sınırlandırılmakta, Osmanlı dönemine gereğince yer verilmemektedir. Düşündürücü olan ise, yakın zamana kadar çıkan ÖSYM sorularında, Osmanlı’nın kazandığı değil, maalesef genellikle kaybettiği savaşlardan sorular sorulmaktaydı. Benzer bir şekilde, en yakın tarih de ihmal edilmekte ve ders kitaplarında yer almamaktadır. Örneğin, demokratik toplumun, refah toplumunun ve eğitimin bir engeli olarak 1960, 1971, 1980 ve 1997’de yaşanan darbelere neden müfredatımızda ve ders kitaplarında yer verilmez?
 
Kendi tarihine ve insanına yabancılaşmış eğitim zihniyetine, ayrımcılığa, bu subjektif anlayışa artık geçit verilmemelidir. Demokratik kültür ortamı içinde bilim öncelikli olarak bizim insanımıza, tarihimize, kültürümüze, insanlığa ve zamanımıza hitap etmeli ve hizmet etmelidir, sadece belli bir ideolojiye değil. Eğitim sistemi, kişiselleştirilmiş müfredattan ve ders kitaplarından arındırılmalıdır.
 
Halen açık ve gizli müfredatla, kendine güven duyan, kendi başına karar veren, araştıran, sorgulayan ve çözüm üreten nesiller yetiştirmek yerine, asker yetiştirir gibi yöntemle emir komuta zinciri ekseninde pasif konumda, otoriteye boyun eğen, özgürlükçü ve iradeli değil, güç karşısında yılgın nesiller yetiştirmekteyiz.
 
Biz, Eğitim-Bir-Sen olarak, demokratik ve pedagojik olmayan, baskıcı ve ideolojik bir dönem olarak heba ettiğimiz 20. yüzyıl Türkiyesi’nde uygulanan müfredatla değil, öncelikle kendi değerlerinden, tarihinden, toplumundan ve zamanından beslenen bir anlayışla uluslararası eğitim sistemiyle ve öğrencilerle rekabet edebilecek bir nesil yetiştirmek durumundayız. Eğer yeni bir yüzyılda, yeni bir dönemde müfredatta yenileşme yapamayacaksak ne zaman yapacağız? Artık bu mesele ertelenemez. Sendika olarak bunun takipçisi olacağız.

banner182
Son Güncelleme: 27.04.2014 15:03
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol