banner374
13 Kasım 2012 Salı 10:42
İsmail Koncuk ,Bakanlar Yalan Söylüyor!
 Çalışma hayatı ile ilgili sorunları da ele alan Genel Başkan Koncuk, kamu çalışanlarının iş güvencesinin tehdit altında olduğunu kaydetti. Koncuk şunları söyledi: “Eğer siz milli bir sivil toplum olmaktan, demokratik bir kitle örgütü olmaktan vazgeçerseniz, o zaman sizin sendikacılığınızı hangi zeminde yapacağınız tartışılır. Biz bir sendikayız. Bu nedenle sendikacılığımızdan da bahsedelim. Türkiye'de çalışma hayatına yönelik çok ciddi tehditlerle karşı karşıyayız. Bunlar nelerdir? İş güvencemiz tehdit altında. Cumhuriyet tarihinin en önemli kazanımı, iş güvencesidir. İş güvencesinin kamu çalışanlarına verilmesinin tek bir sebebi var: Bir devlet memuru olarak, devlet, millet adına görev yaparken, siyasi iktidarların baskılarından uzak olsun, milletin ve devletin menfaatlerini korkmadan korusun diye, soyut olan devlet kavramını somutlaştıran devlet memurluğu anlayışından hareketle devlet memurlarına iş güvencesi verilmiştir. Ama bugün devletin yapısı değiştirilmeye çalışırken, devlet memurluğu tanımı bu yönüyle ortadan kaldırılmak isteniyor. Yerel Yönetimler Yasası görüşülüyor. Yarın anayasada yapılacak değişiklikler çerçevesinde yerel yönetimlere haklar verildikten sonra şu söz konusu olabilecek: Okulların, hastanelerin tüm ihtiyaçları belediyeler tarafından karşılanacak, atamaları, tayinleri terfileri yerel yönetimler yapacak. Eğer böyle bir yapılanma birilerinin planında varsa- ki var olduğunu biliyoruz- o halde bu anlamda devlet memurluğu sıfatının olmaması lazım. İş güvencesine sahip devlet memurluğu modeli, bu yapılanmanın önündeki en büyük engeldir. Bu yapının değişmesi lazım. Peki nasıl değişecek? Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bunu açıkça yapıyor. Başka bir istihdam modeli getirilmeye çalışılıyor. ‘Ömür boyu iş garantisi olur mu? Çalışan da, çalışmayan da aynı maaşı alıyor. Zaten Türkiye'de devlet memuru sayısı çok fazla' diyorlar.
Türkiye'de devlet memuru sayısı fazla değil. Devlet memurlarının sayısını gelişmiş ülkeler ile karşılaştıralım. OECD ülkeleri ortalamasına göre, 15 vatandaşa bir devlet memuru düşüyor, Türkiye'de 29 kişiye 1 devlet memuru düşüyor. Türkiye'nin OECD ortalamasını yakalaması için 2 milyon 600 çalışan üzerine, 2 milyon 281 bin kişi daha istihdam etmesi lazım. Fazlalık yok. Aksine Türkiye'de devlet memuru sayısı, OECD ülkelerine göre neredeyse yarı yarıya daha az. Bunlar oluşturulmak istenen kirli senaryonun birer gerekçesi olarak ortaya atılıyor.

Maliye Bakanı bütçedeki sapmanın nedeni olarak memur zamları ve öğretmen alımını gösteriyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, ‘bütçenin üçte ikisi personel harcamalarına gidiyor' diyor. Bu yalan. 363 milyar TL'nin 87 milyar TL'si personele ayrılıyor. Bunun içinde sadece devlet memuru maaşı yok, işçilerin maaşı da var. Peki bu yalanlar neden söyleniyor? Oluşturmak istedikleri yeni çalışan modelini yaratmak için, devlet memurluğu sisteminin köhnemiş olduğunu söylüyorlar, bunun devletin sırtında bir kambur olduğunu anlatıyorlar. Allaha şükür ki doğruları söyleyecek, mücadele edecek bir Türkiye Kamu-Sen var. Bu yürek, bilgi birikimi bizim teşkilatlarımız da var.

Türkiye'de bunlara engel olmak, kamu çalışanlarına kurulan tuzağı engellemek için iyi bir mücadele lazım. Ama kamu çalışanlarının bu mücadelenin neresinde? Bu soruyu cevaplamakta zorlanıyorum. Bakın 2002 yılında taşeron firmalarda çalışan eleman sayısı 15-20 bin idi. Bugün 498 bin 887. Belediyeleri de dahil ettiğimizde 1 milyon 67 bin. Çocuklarımıza üniversite okutuyoruz, onları yetiştiriyoruz, onlara gözümüz gibi bakıyoruz; sonra taşeron firma patronlarına ‘iliğini sömür' diyoruz. Onları elimizle teslim ediyoruz. Sömürülmek üzere kendisine iş bulan iktidar partisinin il başkanına ya da milletvekiline de diyoruz ki; ‘Allah senden razı olsun.' Çocuklarımız 730 TL'ye güvencesi olmayan, hastalanma hakkı olmayan işlerde çalışıyor. Soruyorum: Sen çocuğunu taşeron patronlar sömürsün diye mi büyüttün? ‘İyi işler yapıyoruz' diyorlar. Sömürü düzeni mi iyi işler? Böyle bir şey olmaz.

Tüm bunlarla mücadele etmek için doğruları söyleme cesaretinde olan sendikalara destek vermek lazım. Bu nedenle tüm arkadaşlarımıza ciddi görev düşüyor. Tüm bu tehditlere engel olmamız lazım. Ama bugün bir hastanede çalışan bir ebe, bir imam küçük menfaatlerde sendikal tercihlerini ortaya koyuyorsa, o zaman bindiğimiz dalı kesiyoruz demektir. Bir okul müdürü ‘başıma bir iş gelir diye sendikal tercihini yapıyorsa, o zaman ‘yandık' demektir. Hepimiz gidelim sarı sendikacılara destek olalım, bütün bu tehditlere boyun eğelim, biz de gemilerimizi yüzdürelim, işimize bakalım. Ne güzel bir sendikacılık. Hiç riski göze alma, tehditleri söyleme, sadece alkışla ve 650 bin üye bul. Bunları kim destekliyor? Toplumun dinamikleri olduğunu düşündüğümüz kamu çalışanları destekliyor. Bu tabloyu bizim hızla kamu çalışanlarının lehine düzeltmemiz lazım. Bu tezgahı kuranların, yanlış içinde olduklarını hatırlatacak mekanizmaları güçlendirmemiz lazım. O da Türkiye Kamu-Sen'dir. Bunları anlatmak bizim görevimizdir. Sendikal tercihte ortaya konulan aymazlığın kendisine maliyetinin ne olacağının kamu çalışanının beynine nakşedene kadar anlatacağız. Hep beraber bu mücadeleyi daha sağlam, inanarak, tehditleri görerek, hissederek yaparsak, tehditleri de bertaraf etmemiz mümkün olacak. Bu tehditler 2 milyon 600 bin kamu çalışanının tamamını ilgilendiriyor ve çocuklarımızın geleceğini etkiliyor. Çocuklarınıza taşeron firma elemanı olmaları yönünde bir gelecek istiyorsanız, buna bir diyeceğimiz yok. Ancak bunları tehdit olarak görüyorsanız, o zaman sendikal mücadelede yer almanız gerekir. Bu noktada her türlü mücadeleyi ortaya koyacağız, gerekirse her türlü gerginliği yaratacağız.”
banner182
Son Güncelleme: 13.11.2012 10:42
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol