banner374
19 Mart 2013 Salı 11:15
Sol Sendikaların Özgürlükle İmtihanı
 Memur-Sen ve Memur-Sen’e bağlı Eğitim-Bir Sen’in başlattığı “Özgürlük İçin 10 Milyon İmza” kampanyasından sonra 18 Mart’ta fiili serbest kıyafet eylemi başlatacağını duyurması gündemi kılık-kıyafet ve bu konunun ana unsuru olan “başörtüsü” üzerine kilitlemiş durumda.

 

Bu fiili eyleme yazılı açıklamalarla refleks veren “güya sol” sendikalar İdris Küçükömer’in yıllarca önce dile getirdiği siyasi ezberi bozan tespiti “Türkiye’de sol; sağdır, sağda; soldur” sözü bir kez daha doğrulanmış oldu.

 

Avrupa’da sol kulvarda yer alan sosyal demokratlar, halktan, özgürlükten, sivilleşmeden yana tavır alırken, sağda yer alan partiler statükodan, milliyetçilikten yana tavır alır. Bu yelpazede her değişim, dönüşüm, yenileşme ve özgürleşme durağında yeniden tecrübe edilir Türkiye’de ve görülür ki sol partiler halka karşı; devletin ve elit bürokrasinin, özgürlüğe karşı kağşamış statükonun, sivilleşmeye karşı askeriyenin yanında saf tutar. Sosyal hayatta özgürlük alanı açan her yenileşmeye karşı kaos, bölünme v.b hezeyanlarla korku siyaseti üzerinden siyaset korkusu topluma sirayet ettirilmeye çalışılır. Sol Sendikaların kıyafet serbestliğine karşı verdikleri tepkiyi yukarda açıklamaya çalıştığımız bağlamda ele almak doğru olacaktır.

 

Eğitim İş sendikası kendi resmi sitesinde kuru sıkı bir salvo sallayarak herkesi tehditkar bir uslupla göreve davet etmektedir. Eğitim İş Sendikası’nın yayınlamış olduğu metni okuyup, siyasi ve sosyal deşifresini yaptığımızda bazı unsurların çok dikkat çekici olduğunu görebiliriz. Dilinden özgürlük, emek gibi kavramları eksik etmeyenlerin devletin safında kime karşı özgürlük havariliği yaptığını, sırf kıyafetinden dolayı ikinci sınıf görülüp daha ucuz ücretlere çalıştırılan kişilerin üretimini, emek yerine neye saydığını, sırf kıyafetinden dolayı dışlanan bir kamu görevlisinin incinmişliğini hangi insani onurla bağdaştırdığını, yok sayılmanın, kişilik hakları haritasının neresine denk düştüğünü, başta özgürlükten ve emekten yana olan kendi üyelerine sonra da tüm kamuoyuna açıklaması gerekir.

 

Eğitim İş Sendikası kılık kıyafet yönetmeliğinin devam etmesi gerektiğini dile getirerek miadı dolmuş, sosyal ihtiyaçlara cevap vermeyen bu kağşak yönetmeliği savunmuş dolayısıyla “irticacılık” yapmıştır. Kıyafet serbest olursa millet başörtüsü, çember sakal, eşofman, göbeği açık tişört v.b kıyafetlerle göreve gelirse kaos olur diyerek korku siyaseti gütmekte, ekstrem sayılabilecek kıyafet tercihlerini sıralayarak; sağ kesime aykırı sol kesime alerjik örneklerle bezediği konuyu çözmek yerine krize sürüklemek istemektedir. Saydığı kıyafet örnekleriyle de eğitim çalışanlarına toplumsal meşruiyetten bihaber, ahlaki kurallardan yoksun, nerede ne zaman ne giyeceğini bilmeyen kişiler olarak gördüğünü ifşa etmektedir.

 

Başörtüsü konusunun siyasal bir talep haline gelmesini haksız ve meşru olmayan “fantastik” bir istek olarak görmek ise ayrı bir açmazdır. Hiçbir insan hangi kıyafeti niye giydiğini hiçbir şekilde kimseye açıklamak zorunda değildir. İster dini bir emir olsun isterse dinde böyle bir emir olduğuna dair bir karine bile bulunamasın bir insan sosyal olarak kendini nerede ve nasıl görmek istiyorsa öyle olma hakkına sahiptir. Kıyafetinin referansının dini mi, siyasi mi, zevk mi, tercih mi olduğunu kimseye açıklama mecburiyeti de yoktur. Başörtüsü bugün dini olarak değil, siyasi ve hukuki olarak ele alınması gereken bir konudur. İnsanlardan esirgenen bir hakkın en meşru talep alanı demokrasilerde sadece siyaset iken (ç)alınan bir hakkın siyasi yollardan elde edilmeye çalışılmasının siyasi bir isteğe dönmesinden daha makul ne olabilir? Kaldı ki siyasetin tek sermayesi vatandaşların taleplerine hukuki ve meşru yollardan cevap vermektir. Başörtüsünün siyasi bir talep olmasından rahatsız olmak neyin dışavurumudur bu da üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir çıkmazdır.

“Başörtüsü meselesini ısıtıp ısıtıp gündeme taşıyorlar” sözünü adeta bir sakız gibi diline dolayan bu kesimin, mağduriyet ortadan kalkmadığı sürece, kişilerin özgürlük taleplerinin de ortadan kalkmayacağını anlaması gerekmektedir. Hiç kimse, bireysel haklarına tecavüz edilen bir kişinin, maruz kaldığı hak ihlallerini sineye çekmesini bekleyemez. Bu meselenin artık gündemde yer teşkil etmemesi isteniyorsa, yasakçıların yasakçı pozisyonlarından bir an önce vazgeçmelerinden başka bir yol söz konusu değildir. Herkesi kendi benimsediği yaşam tarzı içine hapsetmenin hiçbir korku çığırtkanlığı ve hiçbir sahte özgürlük havariliği ile açıklaması yoktur. Diğer insanların kişisel tercihlerini yok saymak, tek tip bir kıyafet dayatması yapmak idealde; hayalcilik, gerçekte ise baskıcılıktır.

 

Sol kesime hitap eden diğer bir sendika olan Eğitim-Sen ise kıyafet yönetmeliğinin çağa uygun olmadığını, savunulacak bir tarafının bulunamayacağını itiraf etmekle birlikte Memur-Sen ve Eğitim-Bir-Sen’i dini argümanları eğitimin içine sızdırmakla yaftalıyor ve eğitimin dinileştirilmesi için güya sağlam döşenmiş kötü bir yoldan gittikleri için bu eyleme karşı çıktıklarını ifade ediyor.

 

Eğitimin bunca temel sorunu varken, varsın birileri de mahrum ve mağdur olsun ne çıkar demeye getiriyor. Her fırsatta kendi tekellerinde tuttuklarını sandıkları özgürlük, mücadele, hukuksuzluğa direnç v.b cilalı kelimeleri kendileri söz konusu olunca yüceltip başkaları farklı bir mücadeleyi aynı güçlere karşı verince mazeret uyduruyor. Niyet okuyuculuğundan mülhem takiyye yaparak konudan sıyrılmaya çalışmak bu sivil toplum örgütünün özgürlük iddiasının kendinden menkul olduğunu sosyal olaylara şaşı baktığını ortaya koyuyor.

Başörtülü kadınlara yönelik bir çok resmi tutum ve uygulama, bireysel ve sosyal hayatın birçok alanında hak mahrumiyetlerini de beraberinde getirmekte, toplumdan ve bireylerden gelen kötü muamele, aşağılama, ayrımcılık ve nefret suçlarını kolaylaştırmaktadır. Başörtüsü sorunu, bu soruna maruz kalan kadınların insan onuruna aykırı bir sosyo-politik ortamda yaşamak zorunda bırakılmaları, maddi, ekonomik, statüye ilişkin ve psikolojik zararlara uğramaları, cinsler arası ilişkilerden ailedeki konumlarına ve mesleki kariyerlere kadar birçok alanda kendi bireysel tercih ve kapasitelerine bağlı olmayan, alt düzey bir kalite ve standartta yaşamaları sonucunu doğurmaktadır.  Eğitim-Sen ise bunları diğer sorunlara oranlara önemsiz görmekte, buna maruz kalan kamu çalışanlarını yok saymakta, adeta sizin suçunuz; Memur-Sen ve Eğitim-Bir-Sen’nin sizi savunması, onların niyetinin de bizce halis olmamasıdır diyerek yan çizmektedir.

 

Her şeyden önce bir ülkede kılık ve kıyafet konusunda bu kadar çetin bir tartışmanın yaşanıyor oluşu, ülkede medeni bir eksikliğin, zihinsel inşa sürecinin sakat işlediğinin, hükümetin mahrum ve mağdur vatandaşlarından yana tavır alma konusunda korku dağlarını beklediğinin açık göstergesidir.

 

Başörtüsü veya “türban” sorunu, başörtülü kadınların temel hak ve özgürlüklerini kullanmalarının engellenmesinden ve onların ayrımcılığa maruz bırakılmasından kaynaklanan bir insan hakları sorunudur. Sorunun kaynağında devletin tutum ve uygulamaları vardır.

 

Hükümetin bu konuyu kaşınmaması gereken hassas, ikbali tehlikeye sokan meşum bir konu olarak değil çözdüğü zaman iktidar olduğunu ispatlayan, mağdurun yanında yer almayı sözden çıkarıp pratiğe döken bir muktedirlik göstergesi olarak görmesi gerekmektedir. Memur-Sen ve Eğitim-Bir-Sen’nin bu talebini mahkemeye taşıyın diyerek geçiştirmek, siyasi değil adli bir çözüm önermek; futboldaki şike sürecini UEFA’yı bile ikna edip tereyağından kıl çekerek çözen!? (örtbas eden)  bir iktidarın bir yönetmeliği kaldırma konusunda mahkemeyi adres göstermesi olası değildir. Bu yönetmeliğin kamu kurumlarında idarecilerin maslahatı idaresi çerçevesinde uyguladığı müphem yöntemlerle aşılmış görüntüsü aldatıcı olmamalı, insafa terk edilmiş insanı bir hakkının, sakat kalmış demokrasinin bir ayıbı olarak orta yerde durduğu görülmelidir.

 

Sol cenahı temsil ettiğini sanan sendikalar da her halükarda kadın-erkek- örtülü-örtüsüz- üye-üye olmayan ayrımı yapmadan eğitim çalışanlarının yanında olduklarını göstermeli yasakçılığı savunmanın hiçbir makul gerekçesi olmadığını bilmelidirler. Haklı ve meşru olan tüm insan haklarının er ya da geç tarihte mutlaka elde edildiğini geçmişten bilmeli eninde sonunda hürriyetine kavuşacak olan bu konuda tarihte yasağa destek verenlerin kara listesinde yer alacaklarını görmelidir. Yarın kendi salık verdikleri kıyafetin dışında bir kıyafetle veya başörtülü bir eğitim çalışanı kendi sendikalarına üye olmak istediğinde kılığını kıyafetini düzelte gel mi diyecekler, yoksa senden bana yar olmaz olsa bahtiyar olmaz mı diyecektir, bunu iyi düşünmesi gerekir.

 

Bilinmelidir ki, bir kadının ateist ya da deist olması, başı açık bir Müslüman olması ya da başörtülü bir Müslüman olması birbirinden farklı kişisel tercihlerin ifadesidir. Bu anlamda başı açık olmak nasıl bir hayat felsefesini ifade ediyorsa, başörtülü olmak da, ateist ya da deist olmak da diğer bir hayat felsefesini ifade etmektedir.  İkisi de saygın ikisi de her zaman kendi dışavurumunu kimseye hesap vermeden özgürce gerçekleştirebilmelidir. Sivil toplum kuruluşları da kendi varoluş sebeplerine ihanet etmeden bunun önünde engel değil,  tam tersi çığır açıcı ve destekleyici minvalde tepkiler vermelidir.

 

Çağdaşlık bir hayat tarzının dayatılmasına değil, farklı hayat tarzlarının bir arada yaşatılabilmesine dayanır. Önüne hangi sıfatı eklerseniz ekleyin hiçbir hayat tarzı bir diğerlerinden kendiliğinden üstün pozitif ayrımcılığa tabi tutulmaya layık değildir. Açık ve geniş bir toplumda bir veya iki değil birçok hayat tarzı bulunur. Hatta bir insan hayatı boyunca birden çok hayat biçimini tecrübe edebilir. Dahası, birçok kişi melez hayatlar yaşar. İyi toplum tek hayat biçiminin egemen olduğu toplum değil farklı hayat tarzlarının var olduğu toplumdur. Sendika yöneticilerinin bu gerçeği ıskalaması siyasi otoritelerin ıskalamasından daha derin yaralar açar ve onulmaz toplumsal çıbanlar doğurur.

 

Kıyafet serbestîliğini sadece başörtüsü konusuna kilitlemek mevzuyu bilerek azdırmak olacağı gibi konunun diğer tarafında yer alan erkek kamu çalışanlarının buna olan ihtiyacını yok saymak demektir. Dahası şuan başörtülü olmayan kadın çalışanların bu serbestliği diğerlerine oranla daha geniş alanda yaşadığı bilinmektedir, başörtülü kadınlardan sonra erkeklerin konunun ikinci mağduru olduğu darbe ürünü olan bu çağdışı yönetmeliğin tarihin çöplüğüne atılması gerektiği hem insan hakları hem  demokratik uygulamaların genişlemesi hem de çağdaşlık açısından kaçınılmazdır. Bu konuyu sadece bir kesimin dini talebi gibi görmek topluma sağır, insan haklarına kör kalmaktır. Bu konuda duyarlı, vicdanlı, demokratik tüm kesimlerin yapıcı olması insani bir sorumluluktur.

 

“Yol oldur ki, doğru vara, göz oldur ki hakkı göre”…

 

Milat / Şükrü KOLUKISA

banner182
Son Güncelleme: 19.03.2013 11:15
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
eğitim-senli 4 yıl önce

ebs nin yaptığına şow denir. insanın babasından imzayla, dilekçeyle bir şey istediği nerde görülmüş. kandırmayın milleti. kürt meselesine parmak basan akp türban sorununu mu çözemiyor ??? hay sevsinler. anaysada bir kıyafet zorunluluğu yok. sadece tüzüklerde görünüyor. istese 2003 yılında bayan öğrenci ve öğretmenlere gelen pantulon giyme serbestisi gibi, bir gecede bir düzeltme ile bayan öğretmenlere türban serbestisi getirebilir. ama rant peşindeler. başörtülüleri 10 yıldır mağdur ediyorsunuz