banner374
 EGOİZM VE BÜROKRATİK KİMLİK
 
“Boş başak dik durur” demiş atalarımız. Ego, eğitilmemişse, terbiye imbiğinden geçirilmemişse mütevazi olmaz. Bu atasözüne benzer bir diğer atasözü de “başak büyüdükçe boynunu eğer.” Herhalde ilk atasözünün ardından kurduğumuz cümleye paralel bir cümle kuracak olursak “ego, eğitildikçe mütevazileşir” olur.
 
            İnsanın olduğu yerde egonun olması normal; ancak anormal olan terbiye görmemiş ego… Terbiye edilmemişlik, hayvanlar aleminde “vahşi” kavramıyla tanımlanır. Vahşi bir hayvanı terbiye ederek ehlileştirebilirsiniz kimilerini de evcilleştirebilir evinizde bile besleyebilirsiniz.
 
            Kadim dünya ile modern dünya arasında değişmeyen bir saik insanların kendilerini tabiattan ve hayvanlardan büyümsemeleri. Bu büyümsemeyi modern bir kalıba dökersek karşımıza “bürokrasi” çıkar. Bürokrasi en düşük rütbelinin hiyerarşik bir sıralamayla en yüksek rütbeliye doğru sıralanması demektir.
 
            Devlet sistematiğinde bu tür bir hiyerarşinin olması normaldir, çünkü yönetim yukarıdan aşağıya doğru yapılırsa sağlıklı olabilir. Sağlıklılık sınırı aşılarak maalesef insani ilişkilerimize de yansımaya başlayınca ülke yönetiminde veya memuriyetinde kullandığımız üniformayı gündelik sıradan yaşamımızda da işletmeye kalkınca bürokrasi tatsızlaşıyor. Başta belirttiğimiz terbiye edil(e)meyen egonun sınırlarına giriş yapılıyor.
 
            Bürokratik hiyerarşinin tatsızlaştığı nokta buradan başlıyor. Sokakta, caddede, mahallede kısaca insani çevrede insanlığının önüne üniformasını koyarak kendini dış dünyadan soyutlamaya çalışan bir insanın memuriyetinde de, görevi başında da sağlıklı ve steril işler yapamayacağını düşünüyorum.
 
            Bürokrasinin tüm ağırlığını bürokrasinin merkezi Ankara’da görmek mümkün. Özellikle Kızılay’da Güven Park Çevresinde tüm ağırlığıyla ve pusuyla omuzlarınıza çöktüğünü hissediyorsunuz. Kendi değerlerini tavırlarıyla belirlemeye çalışan, ömür treninin vagonlarında kendini hissettirmeye çalışan, huzurun kendini göstermekten geçtiğini düşünen beyni örümcekleşmiş insanları sıklıkla görmeye devam ediyoruz.
 
            Geçmiş makalelerimizin birinde bunu koketri kelimesiyle izah etmeye çalışmıştık. Koketri, kendini beğendirme merakı… Zihnimize hücum eden kendini beğenme merakı alafranga yaşam tarzında daha da billurlaştı. Atalarımız “herkes aklını pazara çıkarsa yine de kendi aklını beğenir, alır” demişler.
 
            Kendini beğenme, bir noktaya kadar normal kabul edilebilir; ancak büyüklenmenin sınırlarına dalınca bu hoşnutluk biter, yerini sevimsizlik alır.
 
            Peygamberler, büyük âlimler ve hayatın özüne erenler ancak kendini beğenme dehlizinden sıyrılabilmişlerdir.
 
Hasan-ı Basri “insanın benlik iddiasından daha büyük günah mı olur?”derken Konevi, Kırk Hadis şerhinde, kibrin, örneğin büyük günahlardan olan zinadan daha şiddetli bir cezayı hak ettiğini söyler. Zira kibir, Kebir ve Ekber Olan’a karşı büyüklenmek, ilahi olan vasfı sahiplenmektir. Kibriya sadece O’na özgüdür ve kibirlenen insan, örtük olarak Tanrılık iddia etmektedir. Kibrin, bu anlamda mesela alkollü içki kullanmak veya evlilik dışı ilişki kurmaktan daha çürütücü olduğu söylenebilir. Konevi’nin ifadelerini ödünç alarak söylersek, “kibr, Allah’ın zorunlu vasfı, insanın ise çürüten ve helak eden niteliğidir.”
 
 
            Binaenaleyh toplum içinde savrulup duran insanın, yaratılmış bedeni üzerinde bir çeşit büyüklenme içine girmesi, hasbelkader edindiği konumu başkalarına karşı bazuka gibi kullanması toplumun o insana tedbir ve dirayetiyle sonuçlanacaktır. Bu noktada o insan kendini kendi elleriyle toplumdan tecrit eder durumda komik duracaktır.
 
Biz Müslümanlar, ırkın, cinsiyetin, konumun bir insanı başka bir insandan üstün kılmayacağına, üstünlüğün yalnızca takvadan geçtiğine inanırız. O zaman inandığı gibi yaşamayan insanların sahte bir kimlikle yaşadığını söyleyebiliriz.
 
 
BESTAMİ BOZKURT
 
EĞİTİM UZMANI
            

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol