10.05.2020, 20:00 609

Eğitim, Okumayan Toplum ve Şarlatanlar

Paranın statü, yetki gücü ve maddi seçenekleri arttırmada kullanılabilir bir değer olması, ona ulaşmak için seçeneklerin çeşitlenmesini doğurmuştur.

Eğitim, kişisel gelişim, uzak doğu felsefeleri, eğitsel danışmanlık, çocuk gelişimi günümüzde artık para kazandıran alanların başında geliyor.

Bu alanlar üzerine düşünüldüğünde neredeyse sıfır maliyet ve iyi oranda kazanç sağlıyor.

Sosyal medyanın sağladığı olanaklar da düşünüldüğünde kitlelere ulaşmada da rekor derecede bir müşteri potansiyeli doğuyor.

Peki ne anlatıyor bunlar?

Yaşamın sırrını mı?

Anlattıkları şeylere ulaşmanın başka bir yolu/yöntemi yok mu?

Öncelikle yaşamın bir sırrının olmadığını söyleyerek yükümüzün çoğunu boşaltalım.

Yaşam, binlerce yıldır eklemlenen bir akışın bugüne yansıyan toplamıdır.

Anlattıklarına gelince iş daha da kolaylaşıyor.

Sizi kandırdıkları ya da sizin gözünüzde şaheserlik algısı uyandıran diplomaları, sanal sunum ortamlarında kullandıkları göz alıcı tasarımları,  eğitimlerine/seminerlerine verdikleri ultra cezp edici adlar, güzel nezih salonlar, çağrıldıkları TV programları ve yine çağrıldıkları AVM konuşmaları, düzgün diksiyonları, yaşamlarını anlatırken bizi bizden alan ve duygusal anıları, size o an iyi tutan fikirleri, Instagram ve youtube’de yüz binleri bulan takipçileri sizi ikna edip avlamak için gayet iyi birleşenler.

Oysa bunlara biraz üstten bakınca aç karınları doyurmadıkları ortaya çıkacak.

Kendi kıt kazancınızdan ayrıştırıp kendiniz, çocuğunuz ya da aileniz için ayırdınız parayı bunların size sunacağı “fikirleri” satın almak için harcamaya gidiyorsunuz ve onların “acıklı” yaşamlarını dinlerken waawww diyip kimi kez de ağlıyorsunuz. Yazdıkları kitapları kısa sürede onlarca baskıya sokuyorsunuz.

Oysa o, toplantı yerine gelirken ormanın yok edilip site yapılmış bahçeli havuzlu dairesinden ithal pahalı arabasıyla gelmiştir.

Bizim nefesimiz bazen açlıktan kokmakta.

Oysa ona o gıptalık yaşamı sunan benim oradan buradan kıstığım paralarımdır.

Işıldayan beyaz dişleri ve gülerken koca koca açılan yapmacık gülüşlerin daha çok para kazandırdığı öğrenildiğinden beri dünya adil olmamaya daha çok başladı.

Peki gelelim zurnanın zırtına: Ne anlatıyorlar ki bu kadar revaçtalar?

Inovasyon, kuantum ruh, koçluk, yaşam rehberi, mutlu çocuk eğitimi, sağlıklı bilmem ne başlıklarının donattığı bu ululaşan kişiler ne anlatıyorlar?

Palavra!

Size sükseli ve parıltılı gelen ve sanki kendi deneyimleriymiş gibi anlatılan o şeyleri nereden bulup söylüyorlar?

İlkin şunu söyleyeyim ki dünyanın birazcık anlayan kişi, bunların içi boş mış mışlar söylediğini görür.

Yahu tüm yaşamı AVM, ev, seminer, şov, harcama ve Instagrama güzel fotoğraflar koymak için uğraşanların olağanüstü deneyimler yaşamak için nasıl bir derin ve yoğun yaşamı olabilir ki?

Efenim geçen yaz Paris’teydim.. anısını söylerken sizin ona kazandırdığınız paraların Paris vitrinlerinde harcandığını unutmayın.

Üstelik tükettikleri maddelerin dünya ekolojik döngüsüne en çok zarar veren maddeler olduğunu da unutmayın.

En basitinden size güzel görünmek için harcadıkları kozmetik maddeler için bile her yıl milyonlarca hayvanın deneylerde öldürüldüğünü unutmayın.

Evet, bu kadar da doğa düşmanı olabilecek kadar bilinçsizler.

Doğa bilincine sahip olmayan birinden yaşamın sırrını öğrenmek komik mi acı mı?

Elinize alacağınız bir iki felsefe kitabı ya da dini metin ya da bilindik köklü bir yazarın deneme veyahut öykü/roman kitabını okumak, bunların size on yılda veremeyeceği bilgiyi, yorumu ve yol göstericiliği çok kısa bir sürede verecektir.

İş, bu kadar basit.

Adı geçen kişilere tarikatvari şekilde gidenlerin genel şablonun “okuryazar” düzeyi düşük mü?

Düşük.

Kitap okumak, kitabı anlamak değildir. Kitap cümlelerinin göründüğü şekillerin arkasında okuyucuya verdiği mesajlar var.

Ve okuryazarlık demek bunları anlamak ve yorumlamak demektir.

Ne yazık ki bunlar oluşmuyor.

Ve yine üstelik Türkiye’de okuma oranı da az.

İşte bu kilit noktada devreye eğitim girmelidir.

Gidenin elden gittiğini üzülerek söyleyip bundan sonrasının sağaltımı için emek verilmelidir.

Burada kilit nokta eğitimdir.

Küçük yaşlarda okuryazarlığı sağlattırılan çocuğun zihni, daha lise çağına gelmeden mutlak bir iyi olmanın nedenselliğini kavrayacaktır.

Burada şu bu ülke başarılı örneklerini de vermeyeceğim.

Bu, ülkelerden/toplumlardan bağımsız başarılabilecek bir hedeftir.

Doğru kitap, doğru zamanda bireyle buluşturulduğunda geriye sağlıklı bir toplum ve nispeten daha mutlu insanların oluşumu demektir.

Üstelik maddi kazanç sağlayan kişilere de gerek duymadan.

Bunu başarmak için de çok okuyan ve esnek düşünüşlü öğretmenlere gerek var.

Kalıplarını, inanışlarını, eğilimlerini, ideolojilerini, gönlünde yatan siyasi grupları okulun dışında bırakmayan öğretmenin; nesnel, vicdanlı, sağlıklı, üreten öğrenciler yetiştirmesine olanak yok.

Var dediğiniz de kıstas olarak kullandığınız şey, Türkçe ve matematik netiyse durumun vahimliğini gösterir.

Son dönemde kesilip yakılan  kedi köpeklerin ya da köpeklere parçalattırılan sıpanın temel nedenlerden biri sağlıksız yetişen zihinlerin, kendini sosyal medyada konuşulur olması için yaptığı sapkınlıklardır.

Ve bunları görmeye devam edeceğiz.

Çünkü ne yazık ki algı ve görüntü kirlendi.

Bu yazının başlığı sizi kandırmaya dönük bir başlık olsaydı kısa sürede on binlerce kez tıklanır ve beğenilirdi çünkü insanlar güzel şeyler duymak ister.

Ancak ne başlık ne de içerik bu yönde değil ve yazının tıklanması yüzleri geçemeyecek.

Emeğiniz, laf ebeliklerine akmaya devam edecek.

Nigel Warburton’un Felsefenin Kısa Tarihi adlı kitaptan bir alıntı:

“Yüksek bir yerden aynı boyutta bir ahşap ve metal parçası atsaydınız ne olurdu dersiniz? Yere ilk düşen hangisi olurdu? Aristoteles ağır olanın, metal parçanın daha hızlı düşeceğini düşünmüştü. Aslında olan bu değildi. İkisi de aynı hızda düşüyordu. Ama Aristoteles doğru olduğunu söylediği için, Ortaçağda herkes de bunun doğru olması gerektiğine inanıyordu. Başka bir kanıta gerek yoktu. On sekizinci yy.da Galileo Galilei bunu sınamak için eğik Pisa Kulesinden ahşap bir topu ve savaş güllesini aşağı bıraktığı söylenir. İkisi de aynı yere ulaştılar. Yani Aristoteles yanılmıştı. Ne var ki, bunu çok daha önce göstermek de gayet kolay olurdu.” (s. 29-30)

Aklıma hemen bir senaryo geldi.

Ben, “Bilgi ve Otorite: Kaderinizi Kendiniz Çizin” diye paralı bir seminer vereceğim. Salonda 100 kişi var. İnanın o kadar kişi bulunur zira her malın alıcısı vardır. Üretim varsa tüketimi de buna bağlı oluşur. Salona geliyorum. Ve etkileyici bir sesle “Yuvarlak tahta bir nesne mi  yoksa demir bir nesne mi yükseklikten bırakıldığında yere daha hızlı düşer?” diye bir soru sorayım? Tabi her şeyde olduğu gibi salon ikiye ayrılır ve 5-10 dakika “müşteriler” tartışır.  Sonra yüksek bir platforma çıkıp ikisini bırakıyorum. Bam! Salondan “Ya, demiştimlerle..” “Alla alla”lar aynı aynı anda yükselir.

Ve ben, beyaz, parlak dişlerim, güzel diksiyonum ve hayvan deneyleriyle kesinliği kazanılmış yüz kremleri ile diri tuttuğum yüzümle konuşmaya başlıyorum:

“Otoriteye değil, deneyimlerinize güvenin!” diyorum.

Alkışlar.

Kendinden geçmeler.

Salya sümükler.

Bense tatliş tatliş  gülerken içimden bir sonraki “Bilgi ve Otorite: Kaderinizi Siz Çizin-2” seminerime gelecek 250 kişi için ucuz bir salon bulmanın hesabını yapıyorum.

Hem “2” olduğuna göre “1”i zaten başarılı geçmiştir.

Kitap okuyalım. Tabi şayet aydınlanma istiyorsanız. Yok ben zaten kimsenin peşinde değilim, yuvarlanıp gidiyorum derseniz de belgesel fena  fikir olmaz!

Yorumlar (2)
Ahmet 5 ay önce
Hocam tekrardan hayranlıkla okudum Kaleminize sağlık...
Kaya 5 ay önce
Kalemize sağlık ....

Gelişmelerden Haberdar Olun

@