09.10.2020, 00:17 5082

Öğretmenler Neden Oturduğu Yerden Para Kazanır?

Çünkü amuda kalkarak yapılamıyor.

Tabi arada akrobatik hareketler yapıp mesleğini yerine getirenlerin, mesleğini yerine getirdiğini sananlar da yok değil ama onlar evreni temsil edecek düzeyde olmayan bir örneklem grubu olduğu için onları bilimsel olarak havuza alamayacağız.

Sanırım başlıkta geçen ve öğretmenlere öğretmenlerin içinde geçtiği deyim yaratan şey, bizim gibi ekonomik verilerin çoğu şeyin önünde yer almasından kaynaklı.

Bu deyimi kullanan bir birey muhtemelen haftanın altı günü toplam 50 saat ve üstelik yılın 12 ayı çalışırken bir öğretmenin haftada en fazla 30 saat çalışıp üstüne tüm milli ve dini bayramlarda tatille geçirip ayrıca 60 günlük yaz tatili ile 14 günlük ara tatil de eklenince işin içinde bir haksızlık var deyip bunu düşünmesindendir.

Bu kadar makas farkı varken üstüne bir de bu pandemi döneminde öğretmenin hem okula gitmeyip hem de ek dersini (fazla mesai) alınca artık tepkisini iyice dışa vurur oldu.

2x2=4 ettiğine itirazımız yok ama öğretmenin maaş hesaplaması ile okulda fiili olarak geçirdiği zamanı düz mantık düşünmek sorunlu bir bakıştır.

Ve yıllardır bu bakışla gidildiği için toplumsal kalkınma gerçekleşememiştir çünkü öğretmenin kendisi bile bazen bu çemberin bağnazlığını kıramamıştır. Kıramamıştır çünkü bazen öğretmenlerin kendisinde bile öğretmenlik mesleğini sadece okulda geçirdiği zamanla sınırlı tutanlar olmuştur. Ancak yazının amacı bu küçük kitleye değil toplumun tamamına.

Şayet pandemi olmasaydı Türkiye’de bir öğretmen haftada ortalama 21 saate girdiğini ve diğer ayrıntılı bir yığın hesaplama yöntemiyle alacağı diğer ek ücretleri de katarsak saat başına 60 TL alır olurdu. Bu daha da ek saatlerle saati 70 TL’ye kadar da çıkar. Kuşkusuz bu Türkiye şartlarında iyi bir ücret.

Ama kazın ayağı öyle değil.

Kazın ayağı öyle değil derken kastım “Öğretmenler 16 yıl okul okuyor ve öğretmen olmak için o kadar sınava giriyor.” klişesi değil tabi. Zira bana göre her birey zaman ve emek verir ve emek ile zaman benim için aynı değere sahiptir. Bir öğretmen 16 yıl ferah sınıflarda yeşil kampüs bahçelerinde okurken bir tekstil emekçisi bodrum katlarında ütü buharında ten değiştirmekteydi.

İyi ama emek ve zaman sonucunda üretilen değerin ederi aynı mıdır sorusunu soracaksanız ben de oraya gelecektim.

Bu konu tartışmaya açık ama ben sadece bir noktasına odaklanacağım.

Bir tekstil işçisi ya da fırıncı işte, geçirdiği ve bu geçirme sonucunda ürettiği ürün açısından değerlendirilir ve buna göre bir ücret alır. Adı geçen bu iki meslek grubu bir pratiğe ulaştıktan sonra kendini istisnai durumlar dışında zihnen yormaz ve otomatikleşen beceriler ile ürün üretir ve bunu sadece iş yerinde yapar. İş yerinden çıktıktan sonra geriye kalan zihinsel ve eylemsel durumları kendisi için kullanabilir. –Tabi çalışma şartlarının zorluğundan geriye bir şey kalmışsa-

Öğretmenlikteyse okulda geçirilen zaman azdır. Şayet artarsa da kanunlarla belirlenen değerlerde anında ek ücretini alır ve hak kaybına uğranılmaz. Paranın azlığı çokluğu yazının konusu dışındadır zira biz mevcut ücretler üzerinden konuşuyoruz ve burada hesaba katılan ücretin ne kadar olduğu değil meslekler birbirleriyle olan oranıdır.

Yani bir asgari ücretli saatte 14 (maliye uzmanı değilim, sanırım bu kadar alıyordur) alırken bir öğretmen neden bunun 5-6 katını almaktadır?

Dünyanın hiçbir devleti çalışanlarına fazladan para vermez. Veriyor gibi görünse de size öyle görünüyordur. Zira ülkeler arası fiyat farkları kur farklarıyla değil, ülkelerin kendi bağlamları ile ilişkilidir.

Öze gelelim:

Biri saatte 14 alırken diğeri neden 60-70 alıyor?

Sebebi birinin işi sadece iş yerindeki geçirdiği zaman ve bu zamanda ürettiği ile ölçülürken diğerinin iş yeri dışında geçirdiği zamanın daha önemli olmasıdır.

Yani bir öğretmenin ücreti aslında sınıf dışında geçirdiği zaman için de ödenir.

Bir veli ya da herhangi bir birey öğretmene “Oturduğun yerden para kazanıyorsun.” diyemez.

Böyle yazdım, diye öğretmenlerin avukatı olacak değilim zira bundan önce yazdığım yüzlerce yazının neredeyse yüzlercesi öğretmeni doğrudan ya da dolaylı olarak eliştiri içerir çünkü öğretmenin tüm olumsuzluklar içerisinde kesinlikle değer üretme açısından yapabilecekleri vardır ama bu yapılmamaktadır.

Yazının bundan sonrası bu değer üretme ve velinin/bireyin öğretmene sorabileceği sorular üzerinden devam edecek ve konunun bu iki yönünün denk gelmesi gayet uygun oldu.

Hasbelkader işte!

Şimdilik bir öğretmen ve babayım, birkaç yıl sonra da bir veli olacağım.

Güneşli bir nisan sabahında çocuklarımın veli toplantısının olduğu okula gideceğim ve sınıf rehber öğretmenine şu soruları soracağım:

Hocam, ükenin çoğu asgari ücret ile maaş alırken sizinki xyzq.zy kadar.

Kuşkusuz bunun neden böyle olduğunu siz de biliyorsunuz ama ben haddim olmayarak şunları söylemek istiyorum:

Devlet, bu ücreti verirken sizi bir noktaya kadar yaşamsal ihtiyaçlarınızın giderilmesini amaçlamaktadır.

Fena sayılmayacak bir ev kiralamayı, ara ara gezilere çıkacağınız, sosyal yaşamını nitelikli devam ettirmenizi amaçlar çünkü çok az insan temel gereksinimleri karşılamadan düşünsel yönden üretken olabilir.

Tabi bunu yaparken sizden beklediği şey -yani öğrencilerin nitelikli bir eğitim öğretimden geçirmenizi- hafife alınacak bir şey değildir.

Ve siz de bilirsiniz ki insanı eğitmek dünyanın en hassas dengelerini gerektirir zira yanlış yetiştirilen bir birey tüm dünya için baş belası olabilir.

Atom bombası atmaktan tutun da kedi/köpek yakana kadar bin bir çeşit suç türü vardır ve bunların olmaması için bireylerin tümcül şekilde yetiştirilmesi (artık hangi kavramı kullanmak isterseniz… Ama “ağaç yaşken eğrilir.” değildir çünkü bu tabir insanın tek yönlü bir kalıba sokmak olarak anlaşılır ve uygulanır.) istenir.

Nitelikli insan yetiştirmek içinse sizin okul dışında kalan zamanınızın önemli bir kısmını sizden yetiştirilmesi gereken öğrencileri yetiştirmek için harcamanız istenir. Tabi bu örtük bir istek olduğu için çoğu kez maalesef es geçilir.

Nedir bu bunlar?

Örneğin derin bir sosyoloji bilgisi: Zira Türkiye binlerce yıllık bir coğrafyanın merkezidir ve bu çalıştığın bölgeni tanımanı gerektirir. Yoksa bildiğimi okurum mu dersiniz? Oysa birey tektir, biriciktir bir zırvalık mıydı?

Örneğin katmanlı bir psikoloji bilgisi de gerektirir çünkü siz, binler yıl içinde değişe dönüşe muammaya dönen insan zihni ile çalışıyorsunuz ve insanlar artık mağara yaşamını çoktan geçtiği için karmaşık bir beyne ve davranış örüntüsüne sahiplder. Bunları bilmeniz ve buna göre edimler yapmanız gerekiyor. Ben işi artı eksi, gülücük ve bazen bağırarak yaparım diyorsanız da işin artık Hamurabi Kanunlarıyla gitmediğini hatırlatmak isterim.

Örneğin etkin eğitim/öğretim yöntemlerini de bilmeniz gerekir. Tamam biz hala 150 yıllık Prusya eğitim modelini kullanıyoruz ama insanlar artık o insanlar değil ve eski camların hepsi artık bardak oldu. Öğretmen merkezli eğitimi terk ettiniz mi yoksa öğrenci merkezli eğitimi öğrenciye metin okutma ya da bir şeyi ezberletme ve ezberlettiği şeyi söyletme olarak mı anlıyorsun? Hatta lütfen çocuklarıma bir şeyi de ezberletmeye çalışmayın. Yok yani dilleri çözüldüğünden beri kendi ihtiyaçlarını giderebiliyorken neden ona renkler, sayılar, vs. öğretiliyor? Beynin en kıpır döneminde bu şeyler sanki onu yerinde saydırıyor da?

Esnek misiniz? Sınıfta oluşan (sizinız bilerek oluşturman gereken) farklı, ani ve özgün durumlar için çözümler geliştirebiliyor musunuz?

Yorumlar (0)

Gelişmelerden Haberdar Olun

@