'İçini Doldurmadan Zorunlu Lise Eğitimi Anlamlı Görünmüyor'

'İçini Doldurmadan Zorunlu Lise Eğitimi Anlamlı Görünmüyor'

Gaziosmanpaşa Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof Dr. Osman Çakmak, son günlerin çok tartışılan konularından 'eğitim reformu' üzerine soruları yanıtladı

 Milli Eğitim Bakanlığı'nın üzerinde çalıştığı 4+4+4 uygulaması konusunda ne düşünüyorsunuz? Sizce yapılmak istenenler bizi nereye götürür? 

Öncelikle şunu ifade edeyim ki ilköğretimin dört yıla indirilmesi ve orta kısımdan ayrılması ne kadar yerinde bir düzenleme ise orta okul ve lisenin 4+4 olarak planlanması ve lise eğitiminin zorunlu hale getirilmesi de o kadar yanlış bir düzenleme olduğunu söyleyebilirim. 3+3 olması gereken ortaokul ve lise eğitiminin 4+4 olarak düzenlenmesi, gençlerin hayata atılmasını boş yere 2 yıl geciktirmiş olacaktır diye düşünüyorum. Boş yere diyorum, çünkü merkezi sınavlar vesilesi ile lise eğitiminin içinin nasıl boşaltıldığını, bir nevi liselerin dershaneleştiği ve lise diplomasının üniversiteye girişten başka bir fonksiyonun kalmadığını hepimiz görüyoruz. Bu haliyle içini doldurmadan lise eğitimini zorunlu kılmak insanımızı üniversite önünde yığmak ve meslek öğreneceği en önemli yıllarını çalmak olacaktır.

Bir yandan, öğrencinin önüne akıllı tahta koyarak ve eline tabletler vererek daha hızlı ve etkili eğitim yapma imkanına kavuşacağımızı söylüyoruz. Diğer yandan, bilgi çağının öğrenme vasıtaları öğrenmeyi daha da kolaylaştırdığı ve kısalttığı günümüzde eğitimi uzatıyoruz. Üstelik eğitimde 'açıktan eğitim', 'interaktif eğitim' ve 'homeschooling-ev okulları gibi modeller bilgi çağının eğitim şekilleri olarak kabul görüyor ve gelişiyor. Dünyada yeni yeni alternatifler tartışılıyor. Böyle bir ortamda hala zorunlu eğitim ve örgün eğitim üzerine odaklanmamız ne derece doğru?

Eğer ülkemiz insanlarının hepsini de üniversite mezunu yapmak gibi bir politikamız olsaydı lise eğitimini zorunlu yapmanın bir anlamı olabilirdi. Diğer okulları bir yana bırakalım da ülkemizin en gözde okulları olması gereken Fen Liselerine bakalım. İlköğretim döneminde sınavını kazanmak için öğrencinin üç senesini, dört senesini harcadığı Fen liseleri ve Anadolu liselerinde beyin gücümüzü yapacak ve geleceğimizi şekillendirecek bilim adamı ve araştırmacıların yetiştirildiğini düşünüyorsunuz herhalde. Bugünkü şekliyle fen liseleri ileri düzeyde üniversiteye hazırlık dersanesi gibi çalışıyor. Öğrenciler, bu liselerinde ileri fen ve teknoloji dersleri ve uygulamaları değil, fen dallarında hazırlanmış en az 3- 4 takım test külliyatını bitirmeye odaklanmış vaziyetteler. Amaç ise sınavda çıkması muhtemel tüm soruları ezberlemek. Tabi böyle olunca müfredatta yer alan çoğu dersler aksıyor, örneğin laboratuar ve uygulama, sanat-spor, gezi -gözlem, kültür dersleri göz ardı ediliyor. Fen lisesinde öğrenci belki de çoğu kere tek bir deney yapmadan mezun oluyor. 

Dersanelerin liselerin yerini aldığı gerçeğinin görülmemesi ülkemize pahalıya mal olmaktadır. Eğer lise eğitiminin amacı üniversiteye hazırlık ise, dersaneler o işi daha iyi yapmıyor mu? O zaman liseleri kapatalım. Bunca masraf yapmanın anlamı var mı? Lise eğitimini zorunlu kılmak, üniversitede okuma ihtiyacı duymayanı zorla okutmak anlamına gelebilir. 

Bir ülke evladı düşünün ki, 12 yıl okuyor ardından 4 yıl üniversite daha okuyor, yani hayatının 16 yılını eğitime ayırıyor. 16 yıl boyunca aile bunca masrafa giriyor. Haftanın 5 günü okula gidiyor, yazıyor ve çiziyor. Düşünebiliyor musunuz? Bu 16 yılın sonunda bu kişi, mesleğini doğru dürüst öğrenemiyor. Mezun olunca da iş bulamıyorsa eğitimde ciddi bir sorun var demektir. 

Öncelikle çözülmesi ve odaklanılması gereken nokta burası değil mi? Yani okullarımız sadece defolu üretim yapan fabrikalar gibi çalışıyor… Boşa giden bir gayret mi var ortada? Sizce bunun çözümü var mı?

Ne yazık ki mevcut hali ile boşa giden bir gayret var. İşte bu yüzden Milli Eğitim dünyamızda genelde yap-boz, sil baştan uygulamaları hakim. Eğitim camiasında, öğretmenlerde eğitim problemlerinin çözülemeyeceğine dair bir ümitsizlik hüküm sürüyor. Sebebi ise eğitimdeki asıl kök sorunların muhteva ile ilgili problemlerin görülmemesi. Sürekli problemlerin etrafında gezilmiş olması. Asıl reformlara sıra gelmemiş olması..
Ülke insanının, üniversite önünde yığılmayla sonuçlanan zorunlu lise eğitimine ne kadar ihtiyacı var? Bu ülke insanının asıl ihtiyacı sanat ve mesleki eğitimi değil mi? Meslek eğitimin önünü açmak için neler yapılabilir? 

Öncelikle meslek liselerinde yozlaşan ve bu sebeple hâlihazırda liseye benzeyen eğitimin içi mesleki uygulamaların ağırlıkta olduğu şekilde reforme edilmelidir. Ayrıca meslek okullarını bitirenler için üniversiteye gitme yolu daima açık olmalıdır. Şurası da unutulmamalıdır ki, temel fen ve sosyal dersler meslek okullarında haliyle daha kısa tutulmaktadır. Öğrenciler, temel fark derslerini tamamlayarak aynı zamanda lise diplomasını almaya kazanmak suretiyle üniversiteye aday olabilirler. Öğrenci 4. yılında bir lisede okuyarak aynı zamanda lise diplomasını da sahip olabilir. Lise eğitimi ancak bu şekliyle dört yıl olarak anlamlı hale gelebilir. Yani meslek okullarını bitirenlerin temel fark derslerini verdiği bir nevi üniversitelere hazırlık yılı... 

Bir üniversite hocası olarak görüyoruz ki, meslek lisesi mezunu öğrencilerin matematik, fizik kimya, biyoloji ve diğer sosyal derslerdeki alt yapıları oldukça zayıf olduğundan, üniversitede oldukça zorlanmaktadır. Bu öğrenci, eğer mesleği ile ilgili örneğin bir mühendislik dalına gitmesi durumunda zaten matematik ve fen derslerini öğrenmeye daha derin ihtiyacı olacaktır.. Evet meslek lisesi mezun olup, kendi branşları ile ilgili branşları seçenlere puan indirimi yapılmalıdır. Öğrencileri meslek liselerine yönlendireceğinden çok da anlamlı bir düzenleme olacaktır. Ancak bu, lise diploması ihtiyacını ortadan kaldırmaz diye düşünüyorum. 

Meslek lisesi mezunu olarak üniversite öğrencisi olmanın kazandırdığı çok şey var.. Bir mesleği öğrenen kişi herhangi bir başka mesleği öğrenme konusunda müthiş bir güven sahibi olmaktadır. Çünkü bir işte beceriye sahip olan başka bir işte de aynı şekilde başka bir mesleği ve işi yapacağına ve öğreneceğine dair güven kazanmaktadır. İşte lise mezunu olup hiç bir mesleki ve entelektüel becerisi olmayan insanımızın kendisini müthiş bir boşluk ve güvensizlik içinde tutmasının bir sebebi budur.

Meslek liselerinde eğitimin uygulamalı hale gelmesi ve günün şartlarına göre düzenlenmesi için birinci adımda neler yapılabilir? 

Mesleki eğitime muhteva kazandırmanın en önemli bir adımı ve yolu, Milli Eğitim Bakanlığının bu okullar üzerindeki tekelini bırakmasıdır. Meslek okullarının müfredat ve eğitiminin yönlendirilmesi, meslek ve iş dünyasına verilirse, o zaman her meslek kuruluşu ülke ve piyasa gerçeklerine göre bu okulları yönlendirmeye başlayacaktır; uygulama ve tecrübe ağırlıklı eğitim ağırlık bulacak ve ülke ihtiyaçlarına göre planlama söz konusu olacaktır. Böylece mezunlarının işsiz kalma gibi durumla karşılaşmayacağından bu okullar gözde hale gelecektir. 

Bakanlığın, Organize Sanayi Bölgelerinin ihtiyaç duydukları alanda meslek liseleri açabilmelerine imkan veren düzenlemeler yapacak olması anlamlı ve önemli bir adımdır. İş ve meslek dünyasından her kurum kendi müfredatını oluşturarak okul açabilmeli, devlet ise sadece organize rolü üstlenmeli ve vatandaşına güvenmelidir. Milli Eğitimin yükünü azaltan bu tür arayışlar desteklenmelidir. 

Sonuç olarak, Milli Eğitim Bakanlığının yapacağı en büyük bir değişim, kendi tekelindeki meslek okullarının müfredat oluşturma yetkisini bırakması ve ilgili meslek kuruluşlarına devretmesi yada ortak etmesidir. Bugün üniversitelerin toplumdan kopuk ve kendi içinde kapalı halde kalmasının en büyük bir nedeni, meslek ve iş dünyasının ileri gelenlerinin üniversitede etkiye ve yetkiye sahip olmamasıdır. 

Son günlerin tartışma konusu olan 4+4+4 reform çalışmalarına üniversitelerimiz nasıl bakıyor? Oralardan gelen teklifler veya eleştiriler var mı? Meseleye bütünsel olarak bakmak gerekmez mi?

Üniversiteler de eğitimi genelde üç yıla indirmeli. Gerçek öğrenmenin adı olan tezli Yüksek Lisansı ve doktorayı yaygınlaştırmalı. İlk ve ortaöğretimin yeniden yapılanmasının söz konusu olduğu şu günlerde bu da tartışılması gereken bir konuydu. Lise eğitimini üniversiteden bağımsız ve ayrı ele almak konuya bütüncül bakmamak ve resmin bütününü görememek demektir. Liselerde yapılacak eğitim reformunu yüksek öğretimle birlikte düşünmek gerekirken, bu arada YÖK'ün sessizliği düşündürücü. Üniversitelerimizde şimdiye kadar neden hala yapısal ve muhtevaya yönelik reformlar yapılamadı?

Bir üniversite hocası olarak gördüğüm kadarı ile üniversitelerde eğitimi yozlaştıran unsurların başında ders ücretli eğitim sistemi ile tek vize ve tek finalden ibaret sınav sistemi gelmektedir. Üniversitelerde de sınav için eğitim yapılır hale gelmiş ve yozlaşmış bir eğitim yapısı var. Bu yüzden öğrenci bilgiyi hazmetmeden-mesleğini öğrenemeden mezun olmaktadır. Ders ücreti cazibesi ile haftada 30 saat, hatta 40 saat ders veren üniversite hocası, gecesi ve gündüzü ile dersliklere kapanmaktadır. Bu yapı üniversiteleri bir nevi liseleştirmiş ondan da öte dersanelere benzetmiştir. YÖK'ün öncelikle üniversitelerin dersaneye benzeyen eğitimini ıslah etmesi gerekirken sessiz ve etkisiz kalması düşündürücüdür.

Konu ile çok bağlantılı olmayabilir ama şu soruyu da sormadan edemeyeceğim. Acaba kurumlarımıza derin güçlerin hâkim olmasını ve uzun yıllar boyunca bunları fark edemeyişimizin (uyutulmamızı) eğitimle bir bağlantısı olabilir mi? 

Hiç şüpheniz olmasın ki bu eğitim, ezberletilenlerin dışına çıkamayan insanlar, müstemleke mantalitesinde muti kullar olarak yetiştirmek üzere tasarlanmıştır. Bu kolayca görülen bir gerçek olmayabilir. Evet bu eğitim, koruyucu rolünü üstlenmiş aristokrat bir zümrenin hâkimiyetinin devamına sorgusuz şekilde hizmet etmeye hizmet eden eğitim yapısıdır. Derin güçlerin önünde diz çöktürmek, dışa bağımlı, üretmeyen, tüketimci, gösterileni kopyalayan bireyler haline getirmektir amaç. 

İşte Bakanlığın hatta bir bütün olarak Hükümetin öncelikle halletmesi gereken konu budur. İnsanımızı zihinsel özürlü hale getiren bu eğitimden kurtulmak ve kimliğe ve zihinsel özgürlüğe kavuşmak… En güçlü insanların adalet önünde sorgulandığı ve yapısal dönüşümler içine giren ülkemizde, şimdi sıra eğitimi ve okulları sorgulamaya gelmeli. İçini doldurmak üzere.. Üretmeyen ancak tüketen toplumlara biçilen rol ezberci eğitimdir. Ülkemiz gerçek atılımı, eğitimi sorgulayıcı ve ezberci yapıdan kurtarmakla gösterebilir. Öğrencide bilgisiyle yaşadıkları arasındaki dev uçurumlar telafi edildiği takdirde yapılan reformlar etkisini gösterebilir.

Sonuç getirecek reformlar, yerleşmiş yanlış bakışı ve felsefeyi- bilgiye ve sınavlara odaklanmış anlayışı- değiştirebilmektir. Bir tuğla yığınından bina ortaya çıkmıyorsa, bilgi yığını da bilimsel düşünceyi doğurmuyor ve kısaca bilimin kendisini ortaya çıkarmıyor. Öğrenci, sürekli bilgiyi üreten ve kullanan özne konumuna çıkarılmadıkça, öğrenci en temel hayat becerileri olan yazma, konuşma, düşünme ve iletişim becerilerini bile öğrenemeyecektir. Okullar ürünlerini çürüğe çıkaran bir fabrika gibi çalışmaya devam edecektir. Merkezi sınavların tek seçenekli “doğru cevapları” içinde boğulan gençlerin bilimden ve eğitimden nasıl soğutulduğu artık görülmelidir.

O zaman ülkemizde “eğitimin tarzı” asıl sorun olarak görülmektedir. Nasıl bir “öğrenme metodu” kullanıyoruz ki insanımızı düşünemez, üretemez ve bilgiyi kullanamaz hale getiyoruz? 

İnsanlar öğretilen şeylerin birbiriyle anlamlı ilişkileri üzerinde düşünebilme, anlamlı ilişkilerden bir sonuca varabilme ve bütünü kavrayabilme ve düşünme yeteneğine sahiptir. “Bilgiye odaklı” ve “tekrarlamaya dayalı” bir eğitim sistemimiz var. Sorgulama yapmadan öğrenme ve bilgi yükleme üzerine kurulu bu yapının esasının ise “şartlı öğrenme” teşkil ediyor. 

Eğitim zihnî boyuttan (muhakeme, akıl yürütme, yorumlama vb.) uzak bir şekilde, daha önceki bilgilerle ilişkilendirilmeden yürütülmeye başlandığında “şartlanmaya dayalı öğrenme” kendiliğinden doğacak ve etkisini göstermeye başlayacaktır. Böyle bir eğitim süreci öğrenciyi, yalnızca 'evet-hayır' kesinliğiyle hâdiseleri ele almaya teşvik edecek, öğrencilerin fıtraten sahip oldukları şüphe ve merak hislerini dumura uğratacaktır. Böyle olunca da okuduğu her yazıya, duyduğu her söze ve ileri sürülen her fikre düşünmeden inanması istenen öğrenci, hür düşünmeyi, düşünce üretmeyi, başka fikir ve görüşlere karşı saygılı olmayı öğrenemeyecektir. 

İnsanı robottan ve hayvandan ayıran en önemli bir özelliğin yaptıklarının anlam ve hikmetini bilmesidir. Eğer bildiğimiz her şeyin mümkün olduğunca şuuruna varamıyorsak, yani “açıklayabiliyor” değilsek şartlanmanın tuzağına düşmüşüz demektir. Bu yüzden her öğrendiğimizi, neyi niçin öğrendiğimizi hayattaki karşılığını ve ne işe yaradığını öğrenmek zorundayız. Eğitim sürecinde, gerçek hayatı okula getirebilen ve öğrendiklerini sorgulayabilen öğretmenler yetiştiremiyorsanız, eğitim modern çağın insanları köleleştirme vasıtası haline gelecektir. İşte Milli Eğitim camiamız, öncelikle eğitimdeki bu muhteva sorununa el atmalı. Eğitimin testler yoluyla, tek doğruları aktaran bir köleleştirme vasıtası olduğu, hepimiz ve herkesce görülmelidir. 
Milli Eğitim, sürekli yeni projeler üzerinde çalışmakta ama asıl meseleye, asıl çözüme gelememektedir. Herşeyden önce eğitimin bir dayanak-arşimet noktası olmalıdır. Kendi değerlerimizi bir yana bırakarak dışarıda çözüm arama anlayşına son vermeliyiz. İnsanımız başka ülkelerde eğitim adına o ülkelerin en gözde ve örnek okullarını oluşturabiliyorsa, problemi oluşturduğumuz sistemde aramalıyız. Nasıl bir sistem ki altını bakır haline getiriyor. Kendi insanımız ülkemizin değerleri ile başka ülkelerde harikalar oluşturuyorsa, Dünyanın eğitim tecrübe ve metotlarını buraya hem de gönüllü olarak taşıyacak imkanlar kendi içimizde var demektir. 

Eğitimin neye hizmet ettiği; okullara niçin gittiğimiz belli olmalıdır. Bunun için de bu ülkenin çocuklarına yeniden büyük idealler, ufuklar, rüyalar ve iddialar armağan edecek, bu toplumun tarih yapmasını mümkün kılan temel inanç ve imanî kaynakları, medeniyetinin kurucusu, çığır açıcı şahsiyetlerini eğitim sistemine dahil etmeye yönelik projeler üretilmelidir. 

Sonra da eğitimin felsefesi ve eğitimi niçin yaptığımız konusu açıklığa kavuşturulmalıdır. Düşünün ki siz bir öğrenme mekanizması ile donatıldığınızı bilmiyorsunuz, beynin nasıl öğrendiğinin farkında değilsiniz, bilgi ve eğitimin ne anlama geldiğinin şuuruna varmamışsınız, beyin boş bir kutu, bu boş kutuya habire bilgi yığmayı eğitim zannediyorsunuz. Bilginin sürekli yenilenen canlı tabiatının farkında değilsiniz. Evet her bilginin modası geçiyor. Modası geçmeyen bir şey varsa o da “öğrenmeyi öğrenmedir”.

Eğer eğitimi “ihtiyaç odaklı, meraka ve keşfe dayalı” bir platforma çekebilirseniz eğitim eğitim haline gelebilir. Aksi halde bir eritim sürecine dönüşecektir. Eğitim deyince sınavlarda nasıl başarılı oluruz konusu değil, çocukların meraklarını nasıl geliştiririz ve bilimi nasıl sevdiririz konusu gündeme gelmelidir artık. Üretken ve icat edebilen, ahlaki değerlerle mücehhez nesiller yetiştirilmesi ülke gelişiminin mehenk noktası olduğu artık görülmelidir. 

Röportaj:Dr. Kemal Çiftçi / Samanyolu Haber

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.