27.04.2020, 14:22 1068

Türkiye'deki Okulların Türkiye'ye Verdiği Zarar ve Temel Nedeni: Beyni Öldüren Sorular ve Çözüm

Şayet kitap okuma alışkanlığınız varsa ve şayet okuma eyleminde nitelikli ürünler okuyorsanız bir süre sonra nitelikli kitapların dünyaya ilişkin ne kadar yerinde tespitler yaptığına şahit olursunuz. Burada kitap türü çok önemli değildir artık. Bir öykü kitabında bile yazarın düşünsel yönü kendini belli eder ve bize belki de yaşamımız boyunca bizim yapamayacağımız derin çıkarsamalar sağlar.

Ve bu okumalar arasında bir süre sonra aslında cevaplardan çok soruların insan yaşamanında daha önemli bir yerde olduğunu da fark ederiz. Yerinde, zamanında ve olması gereken netlikte sorulan bir sorunun aynı düzeyde bir yanıt doğuracağı da ortadadır.

Kaliteli sorunun zihni zorlayacağı, onu yaratıcılığa, araştırmaya, üretmeye ve kalıcı çözümler üretmeye zorlayacağını bilmek için burada bilimsel tabanlı bir çalışma yapmaya gerek yok. Nasıl ki belli bir yükseklikten bırakılan belli dayanıklıktaki bir bardağın onu kıracak kadar sert bir zemine çarpması bardağı kıracağına eminsek bu da da eminsek.

Ya da basitçe görünen köy kılavuz istemez.

Bu ülkede torun torbadan ayrı oturan bireyler dışında neredeyse herkes okullarla doğrudan bağı var. Çocuğun ödevi, yeğenin sorusu vs.

Soruların soruların neredeyse tamamı durağan bilgiler içeriyor?

Atomu kim parçaladı?

Bu cümlede kaç öğe var?

Periyodik cetveldeki soy gazlar nedir?

Cümlede kaç tane fiilimsi var?

Bir arabanın kaç tekerleği var?

...

Bu sorulardan milyon tane yazabiliriz ama hepsinin toplamı incir çekirdeğini bile dolduracak gereklilikte değildir?

Bu sorular, beyni problem çözmeye değil ezberi saklamaya yöneltir. 

Ezber olduğu için de cevabını dış bir kaynaktan bulmak zorunda ama cevabı bulunca da beyinde bir üretimsel döngü gerçekleşmez.

Ev yapmak için tuğla koymaya da benzemiyor bu.

An gelir biri der ki bana bilgi ile değil yaratıcılıkla gel dediğinde sizin bu ezberledikleriniz ne işe yarayacak?

Bu yaptığımız kutuplardaki buzullar eridiğinde insanlar buraya tatile gelecek ve ben sezlong üretiminden para kazanacağım deyip kutuplarda sezlong yapmayı öğrenirseniz belki de hiç olmayacak bir şeye beyninizi yormaya başlamışsınız demek. Üstelik buzullar eriyince dünyanın sonunun gelmekte olduğunu ayrıntısını kaçırarak.

Bizim bilgi dediğimiz şey'e ulaşmak artık nefes almaktan daha kolay. Nefes almak için burnunuzdan hava almak için çaba vermeniz gerekir oysa bedene yerleştiren çiplerin dil öğrenmede kullanılmaya başlanması yakındır.

Bizim okullardaki dil öğretim yöntemlerini hatırlayınca aradaki gelişmişlik farkını hesap etmek bizi zorlayacak gibi.

Bir şey olmaz, yapanlardan alırız derseniz okulları açık tutmanın gereği ne?

Peki sorular nasıl olmalı?

Vurucu ve işi derinlere götürmelidir.

Beynin/bireyin düşünmek zorunda kalacağı şekilde olmalıdır.

Atom nedir sorusu bir kullanımlıktır. Öğrenildiğinde bir işe yaramyacağı gibi tekrar sorulduğunda yağlama olmuş bir vidayı sıkmaktan bir farkı yoktur beyin için.

Oysa

"İnsanın yıkıcılığının nedenleri ne olabilir?"

"Selin meydana geldiği bir bölgede nedenler ve çözümler ne olabilir?"

"İşe yaramayan bir eğitim nasıl olabilir?"

"Derenin karşısına geçmek isteyen Ali; dereye, çevreye ve iklime zarar vermeden nasıl geçer?"

"Doğaya zararlı olmayan bir araç için aracın nasıl olması gerektiğini tartışınız?"

...

gibi sorular çocuğun ezbere değil üretmeye zorlar.

Ve bu soruları tüm dersler için kullanılabilir.

İş böyle olunca bilgi denen şey, öğretmen öğrenciye değil öğrencinin işini devam ettirmek için öğretmen sorması gereken bir durum halinmi alacak.

Burada bilgi işe yarar bir noktaya gereleceği  kalıcı öğrenme, doğru yerde doğru soruyu sorma, hedefe odaklanma, süreçten zevk alma durumu oluşur.

Burada öğretmen kendisine yöneltilen sorular zamanla kendini geliştirmek zorunda da kalacak.

Öğretmenliğinini lisedeki ya da üniversitede ezberlediği bilgilerle sürdürmeye çalışan ve bunları olduğu gibi aktarmaya çalışan bir öğretmen başarılıdır denilemez.

Tabi işin aslı daha da karamsar çünkü okullarımız ve merkezi sınavlarımız hala ezberi destekliyor. Ve böyle olduğu için de öğretmen yeterliliği sorgulanmaya açılamıyor.

İyi de öğretilmesi gereken belli başlı noktalar var bu nasıl olacak sorusunu sorarsanız kaliteli soruları sormaya başlamısız demek ki.

Ünitedeki bir konuyu seçin. Okuldan önce sorunun can alıcı yönlerini ortaya çıkaracak ezber olmayan ama bilgiyi istemeye yöneltecek birkaç soru ile sınıfa gidin. Tüm kitapları kaldırın ve soruları sorun.

Çocuğa bu soruları yönelttiğinizde süreç içinde çocukta soru sorma alışkanlığı başlayacaktır.

Peki isteksiz öğrenciler ne olacak?

Onları bir heterojen grupların içine yerleştirebilir ya da bireysel olarak ilgi duyacağı bir yönü olan ama genel çerçevesi yine konuyla ilgili olacak şekilde etkinlikler sunun.

İyi de biz herkese nasıl yetişeceğiz derseniz de orada durun.

Zira öğretmenlik zaten bu değil mi?

Yoksa klasik yöntemle gidersek ilçedeki tüm öğrencileri ilçe stadına götürüp konuyu toptan anlatamak daha ekonomik ya da bugünlerdeki EBA gibi bir çözüm okuldaki klasikçilikten daha yeğdir!

Doğru soru öğretemediğimiz ve öğretmeyi öğretemediğimiz sürece bu ülkenin rayından giden bir bütünlüğe erişmesi zor.

Türkçe dersinde sıklıkla yaptığımı yazma etkinliklerinden noktalam ve yazımı konularını anlatmadna önce öğrencilere yazma etkinliklerine tabi tuttuğumda soruların onlardan geldiğini ve süreç içinde öğrenmelerin benim öğretmeme gerek kalmadan sağlandığını ara ara tanık oluyorum.

Sıfır maliyet ve bolca üretim.

Sorulardan çok cevapların doğruluğuna önem verirsek köşeli bireyler yetişir ve köşeler çarpışmada daha çok zarar görür.

Okul, sadece sınava hazırlayan bir kurum değil. Hatta okulun amacı sınava hazırlamak değil. 

Her şeye hazırlar. İlkel insanı eğitmeli, onu bilinç ile hareket ettirmeli ve tümsel bir üretime yöneltmelidir.

Bunun dışında yaptığımız her eylemi bizi dibe götürmek dışında bir işlev görmüyor.

Göremeyecek.

Sağlıcakla.

Yorumlar (0)

Gelişmelerden Haberdar Olun

@